pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ: büyük

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Sayfalar

büyük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
büyük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2021 Salı

BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ, ŞEHİTLER BAHSİ

BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ ŞEHİTLER BAHSİİÇİNDEKİLERŞEHİTLER VE ONLARA AİT HÜKÜMLER
Şehidler ve Onlara Ait Hükümler
628- Şehidlik büyük bir derecedir. Allah yolunda canını veren bir müslümana "Şehîd" denir, çoğulu Şüheda'dır.
Böyle bir adama şehîd denilmesi, ya cennete gireceğine şahidlik yapıldığı veya ölümü anında birtakım rahmet meleklerinin hazır bulunduğu veya kendisi Yüce Allah'ın manevî huzurunda hazır olarak rızıklanacağı içindir.
Şehîd kelimesi, Şahid sözüne denk olup hazır manasını taşır. Şehîdler üç kısma ayrılırlar:
1) Hem dünya, hem de âhiret bakımından şehid olanlar. Bunlar birer hükmî şehiddirler.
2) Yalnız dünya bakımından şehid olanlar. Bunlar da birer hükmî şehiddirler.
3) Yalnız âhiret bakımından şehid olanlar. Bunlar da birer hakîkî ve uhrevî şehiddirler. Böylece şehidler üç kısımdır.
1) Mükellef ve taharet üzere bulunduğu halde, kendisine haksız yere yapıldığı bilinen bir tecavüzle öldürülmüş olan ve bundan dolayı da varislerine diyet olarak bir mal verilmesi gerekmeyen herhangi bir müslümandır. Gayrimüslimlerle veya yol kesicilerle yapılan çatışma sonunda öldürülüp cünüb bir halde bulunmamış olan akıl sahibi ve büluğ çağına ermiş bir müslüman, böyle bir şehiddir.
2) Savaş meydanında gözünden kan gelmiş olmak gibi, üzerinde öldürülme alâmeti olduğu halde ölü bulunan bir müslüman da böyle bir şehiddir.
Yine, malını, canını, ırzını ve diğer müslümanları veya müslümanların koruması altında bulunan gayrimüslimleri korurken kılıç ve kama gibi parçalayıcı bir silâhla haksız yere derhal öldürülmüş bulunan mükellef ve tahir bir müslüman da böyledir.
Bu gibi şehidler birer kâmil şehiddir. Hem dünya, hem de âhiret bakımından şehiddirler. Bunlardan her birine "Hükmi Şehid" denir. Bu gibi şehidlerin hükmü, yıkanmaksızın, yalnız namazları kılınıp elbiseleri ile gömülmektir.
Bu muhterem şehidlerin Allah katında dereceleri pek yüksektir. Hak yolunda şehid olanlar, sonsuz bir hayata sahibdirler. Bunlar sonsuz bir âlemde daima rızıklandırılacaklardır. Bunların bu özellikle ve seçkinliklerinden dolayıdır ki, ayrıca yıkanmaları gerekmemekte ve kanlı elbiseleri kendileri için bir seçkinlik nişanı bulunmaktadır. O kan bir ibadet eseridir, giderilemez. Ancak kendilerine dışardan bir pislik değmişse, o giderilir. Bir de kefen olmaya elverişli bulunmayan kürk, palto, ayakkabı ve kalpak gibi kaba şeyler üzerinden alınır. Zırh ve silâhları da çıkarılır. Geri kalan elbiseler sünnet mikdarından fazla ise, azaltılır. Elbiseleri noksan ise sünnet miktarına çıkarılır.
Bu, İmam Azam'a göredir. İki İmama göre, bu şekilde öldürülmüş olan bir müslüman, henüz mükellef ve tahir bulunmamış olsa da, yine ona aynı işlem yapılır. Savaş halinde öldürülen büluğ çağına ermemiş müslüman bir çocuk veya cünüb bulunmuş olan bir İslâm askeri gibi...
(Üç İmama göre, böyle bir hükmî şehid yıkanmayacağı gibi, üzerine namaz da kılınmaz. Uygun görülen elbiseleri ile gömülmesi gerekir.)
2) Kalbinde nifak bulunduğu halde görünüşte müslüman sanılan ve savaşta müslümanların safında bulunurken düşman tarafından öldürülen bir şahıstır. Bu da bir "hükmî şehid" dir. Buna da dünya ahkâmı itibariyle şehid denir. Bunun da görüş hali esas alınarak yıkanmaz, üzerine namaz kılınıp elbisesi ile gömülür.
(Şafiîlere göre ganimet için veya gösteriş için savaşan veya ganimet mallarından çalan bir müslüman da, savaş esnasında öldürülürse, yalnız dünya şehidi sayılır. Aynı zamanda Allah'ın tevhid kelimesini yüceltmek için savaşsa da hüküm aynıdır. Bunun hakkında da görünüş haline bakılarak şehid işlemi yapılır.)
3) Kâmil şehidde aranılan şartların bazılarını toplamayarak ölümü, yalnız âhiret ahkâmı itibariyle şehid sayılan bir müslümandır.
Örnek: Hata yolu ile öldürülüp varislerine diyet adı altında bir mal verilmesi gereken bir müslüman, âhirette sevaba kavuşma yönünden şehid sayılırsa, da dünya ahkâmı bakımından şehid sayılmaz. Bunun için diğer ölüler gibi yıkanır, kefene konur ve namazı kılındıktan sonra gömülür.
Yine, gayri müslimlerle veya yol kesici şakilerle savaşırken yaralanıp savaş bittikten sonra bir tarafa çekilerek biraz yeyip içtikten, konuştuktan, uyuduktan, ilâç kullandıktan veya aklı başında olarak üzerinden bir namaz vakti geçtikten sonra vefat eden bir müslüman da, bu hükme girer. Bu şekilde ölen bir mü'mine "Mürtes" denir.
Suda boğulan, ateşte yanan, enkaz altında kalan, veba, taun, ishal, sıtma, zatülcenb hastalıklarından biri veya akreb sokması ile ölen; nifas halinde veya gurbet elinde veya ilim yolunda veya cuma gecesinde ölen bir müslüman da aynı hükümdedir.
Sevabını Allah'dan bekleyen bir müezzinin ve doğru alışveriş yapan müslüman bir tüccarın, ailesinin geçimini kazanmak için hak üzere bir çalışma sonunda ölmesi de bu tür şehidlerdendir.
Bütün bunlara, âhiret ahkâmı bakımından "Şehid" denir. Bu yönden herbirine "Hakikî Şehid" denilmektedir. Bunlar din görevlerine bağlı kimseler ise âhiret ahkâmı bakımından birer şehiddirler. Fakat dünya ahkâmı bakımından şehid sayılmazlar. Bunun için diğer ölüler gibi yıkanırlar, kefenlenirler. Namazları kılındıktan sonra da mezarlarına diğer müslümanlar gibi gömülürler.
Evinde veya başka bir yerde öldürülmüş bir halde bulunan bir müslüman hakkında da böyle işlem yapılır. Çünkü onun zulmen öldürülmüş olduğu kesinlikle bilinemez.
Sonuç: Şehidlik büyük bir nimettir. İnsanın iyi hal üzere yaşayıp şehid olarak ölmesi, onun hakkında pek büyük bir saadettir. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Şehidliğe ermesini Yüce Allah'dan ihlâsla dileyen kimseyi, Yüce Allah şehidler derecesine eriştirir; isterse döşeğinde ölsün..."
Bütün bunlar ihlâsın ve güzel niyetin yüksek derecelere ulaşma sevgisinin bir mükâfatıdır.
Allahû Teâlâ Hazretleri, hepimizi, din görevlerini gereği üzere yerine getirmeye muvaffak kılsın, güzel niyetlere sahib olan ve şehidlerden sayılan iyi kulları arasına katsın amîn. . .
"Sonuç müttakilere ve hamd Âlemlerin Rabbına mahsustur."
"Her kim sıdk ile Allah'dan şehid olmayı dilerse yatağında ölse dahi Allah onu şehidlerin durağına eriştirir."

BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ, ORUCA AİT NİYETLER


https://www.youtube.com/live/UeyR9LBEG1w

İÇİNDEKİLER
ORUCA AİT NİYETLER
ORUÇLU İKEN MEKRUH OLAN VE OLMAYANŞEYLER
ORUCU BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER

Oruçlu İçin Mekruh Olan ve Olmayan Şeyler
Orucu Bozan ve Bozmayan Şeyler
Oruçlara Ait Niyetler
71- Herhangi bir oruca kalb ile niyet yeterlidir. Oruç için sahura kalkılması da bir niyettir. Niyetin dil ile de yapılması mendubdur.

72- Ramazan orucu, tayin edilmiş adak ve mutlak nafile oruçlar için niyetin vakti, güneşin batışından başlayarak kaba kuşluğa kadar devam eder. Bu zaman içinde niyet edilebilir. Fakat güneş batmadan önce veya tam istiva zamanında veya ondan sonra akşama kadar hiç bir oruca niyet edilemez. Böyle niyet hususunda, mukîm, misafir, sağlıklı ve hasta olanlar eşittir.

Bununla beraber istiva zamanına kadar böyle niyet edilebilmesi, ikinci fecirden sonra yiyip içmek gibi orucu bozan haller bulunmadığı taktirdedir. Böyle orucu bozan bir şey, kasden veya sehven yapılacak olsa, artık niyet caiz olmaz.

(Malikîlere göre, nafile oruç için böyle gün ortasına kadar niyet edilemez. Çünkü sabahleyin niyet edilmeyince, o gün iftar etmek kararlaşmış olur. Bir günün hem oruca, hem de iftara ihtimali olamaz.

Şafiîlere göre güneşin batışından öncesine kadar niyet edilebilir. Yeter ki, sabahdan itibaren oruca aykırı bir iş yapılmamış olsun. Çünkü nafile ibadet için din yönünden takdir edilmiş bir zaman yoktur. Bu oruç, oruç tutacak olan kimsenin isteğine bağlıdır. Zevalden sonra da oruç tutma arzusu bulunabilir.)

73- Bütün kaza ve keffaret oruçları ile mutlak adak oruçları için niyetin geceleyin veya ikinci fecrin başlangıcında yapılması şarttır. Ayrıca bu oruçları niyette göstermek (tayin etmek) lazımdır. Bundan dolayı bunlardan herhangi biri için fecirden sonra niyet edilirse veya bunlardan hangisinin tutulacağı kalb ile tayin edilmezse, bu oruçların tutulmaları sahih olmaz. Çünkü bu oruçlar için belli bir gün yoktur. Bunlara hangi günlerin ayrılacağı, ancak böyle bir niyet ile tayin edilmiş olur. Ramazan orucu, belirlenmiş adak, herhangi bir nafile oruç için mutlak bir niyet yeterlidir. "Yarınki günün orucunu tutmaya, yarın oruç tutmaya, yarın nafile oruç tutmaya". diye niyet edilebilir. Bununla beraber bunlar için geceleyin niyet edilmesi, bu oruçların tayin edilmesi ve şöyle denilmesi daha faziletlidir: "Yarınki Ramazan orucunu tutmaya niyet ettim."

74- Ramazanın her günü için ayrıca bir niyet gerekir. Çünkü araya geceler girmektedir. Ayrıca her günün orucu başlıbaşına bir ibadet bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bir günün orucundaki bozukluk, diğer günün sıhhatine engel olmaz.

75- Bir kaza orucuna fecrin doğuşundan sonra niyet edilecek olsa, bununla kaza sahih olamayacağından, nafile oruç tutulmuş olur. Eğer bu oruç bozulacak olsa, kaza edilmesi gerekir. Çünkü başlanmış olan bir ibadet yarıda bırakılamaz

76- Bir kimse, daha güneş batmadan: "Yarın oruç tutayım," diye niyet edip de, sonra yarınki günün istiva zamanına kadar uyusa, gafil veya baygın bir hal de bulunsa, oruç tutmuş olmaz. Fakat güneşin batmasından sonra böyle niyet etmiş olursa, orucu sahih olur.

77- Bir kimse, ramazan ayında ramazan olduğunu bildiği halde, ne oruca ve ne de iftara niyet etmemiş bulunsa, sağlam rivayete göre, oruçlu bulunmuş olmaz.

78- Bir kimse, geceleyin herhangi bir oruç için niyet etmiş bulunsa, sonra fecrin doğuşundan önce bu niyetinden dönse, bu dönüşü sahih olur. Fakat oruçlu bir kimse, orucunu bozmaya niyet ettiği halde bozmasa, sadece bu niyet ile orucu bozulmuş olmaz.

79- "İnşallah yarın oruç tutmaya niyet ettim," diye yapılan bir niyet sahihdir. Fakat: "Yarın davete çağırılsam iftar etmeye, çağrılmazsam oruç tutmaya," diye yapılan bir niyet geçerli değildir. Böyle tereddütlü bir niyetle oruç tutulmuş olmaz.

80- İstiva zamanına kadar niyet edilmesi caiz olan oruçlarda, gündüzün niyet edileceği takdirde, o günün başlangıcından itibaren oruçlu bulunmuş olmaya niyet edilmesi gerekir. Niyet edileceği andan itibaren oruç tutmaya niyet edilecek olsa, bununla oruç tutulmuş olmaz.

81- Ramazan gecesinde veya gündüzünde bayılan veya deliren kimse, istiva zamanından önce kendine gelip oruca niyet edince oruçlu bulunmuş olur.

82- Bir kimse, Ramazan ayında başka bir vacib oruca niyet edecek olsa, o kimse Ramazan orucuna niyet etmiş sayılır. Bu konuda iki imama göre, mukim ile misafir arasında fark yoktur. İmamı Azam'a göre, misafir olunca, niyet ettiği vacib için oruçlu bulunmuş olur. Çünkü misafirin Ramazan orucunu tutma mecburiyeti yoktur.

Nafile oruca niyet edilecek olsa, sahih olan görüşe göre, ramazan orucuna niyet edilmiş olur. Hastanın da bu şekilde olan niyetleri, sahih olan görüşe göre, Ramazan orucuna sayılır.

Misafir ile hastanın mutlak şekildeki niyetleri de Ramazan orucuna sayılır.

83- Muayyen bir adak gününde, keffaret veya ramazan orucunu kaza gibi, başka bir vacibe niyet edilerek oruç tutulmuş olsa, sahih olan görüşe göre, bu oruç o vacib için sayılır; o muayyen nezir orucunun kaza edilmesi gerekir.

84- Bir oruç için hem keffarete, hem de nafileye niyet edilse, keffaret olarak caiz olur. Fakat bir oruç için kazaya, hem de yemin keffaretine niyet edilecek olsa, hiç biri geçerli olmaz. Çünkü bunların aralarında zıddiyet vardır. Bu durumda o oruç bir nafile olmuş olur.

85- Bir veya birkaç ramazandan orucu kazaya kalmış olan kimse için uygun düşen, bunları kaza ederken: "Üzerine kazası ilk vacib olan oruca" niyet etmektir. Bununla beraber böyle belirtilmeksizin yalnız kazaya niyet etmesi de yeterlidir.

86- Bir kadın henüz adet içinde iken, geceleyin oruca niyet edip fecirden önce temizlenecek olsa, orucu sahih olur.

87- Esir bulunan kimse, Ramazan ayının girip girmediğini bilemezse araştırır ve kanaatına göre oruç tutar. Sonra bakılır: Eğer orucu ramazana raslamışsa veya ramazandan yahut oruç tutulması yasak olan günlerden sonra geceleyin niyet ederek oruç tutmuş ise, orucu ramazandan sayılır. Ramazan günlerinden noksan olarak oruç tutmuşsa, bu noksan günleri kaza eder. Fakat Ramazandan öncesine raslamışsa, caiz olmaz, yalnız nafile bir oruç olur.

Oruçlu İçin Mekruh Olan ve Olmayan Şeyler
88- Oruçlu olanın su ile ıslatılmış bir misvaki kullanması İmam Ebu Yusuf'a göre mekruhtur. Fakat diğer alimlere göre, sabahleyin yahut zevalden sonra yaş ve kuru misvak kullanmakta kerahet yoktur.

(İmam Şafiî'ye göre, zevalden sonra misvak kullanılması mekruhtur.)

89- Oruçlu kimsenin istincada (büyük abdest temizliğinde) ve abdest alırken ağzına, burnuna su verirken aşırı gitmesi, fazla su doldurup taşırması mekruhtur.

90- Oruçlunun bir özrü bulunmaksızın pişirilen yemeği yalnız ağzı ile tadması mekruhtur. Bir kocanın kötü huylu olması, karısı için bir özürdür, böyle bir kadın pişireceği yemeğin, yutmaksızın, tadına ve tuzuna bakabilir.

91- Oruçlu bir kimsenin satın alacağı bal ve yağ gibi şeylerin iyi olup olmadığını anlamak için yalnız ağzı ile onlardan tadmasında kerahet vardır. Bir görüşe göre, muhakkak satın alınması gerekiyorsa yahut aldanmaktan korkuluyorsa, boğaza kaçırmamak şartı ile tadına bakılmasında kerahet yoktur.

92- Oruçlu kimsenin, önceden çiğnenmiş beyaz ve parçalanmaz bir sakızı çiğnemesi mekruhtur. Fakat yeni bir sakızı çiğnemek caiz değildir. Erkekler oruçlu olmadıkları zamanlarda da sakız çiğnemeleri hoş değildir. Bir özür sebebiyle çiğneyeceklerse, gizlice çiğnemeleri güzel görülmüştür.

93- Oruçlunun kan aldırması, orucunu koruyamayacak şekilde zayıf düşmesinden korkulursa mekruhtur, değilse mekruh olmaz. Bununla beraber uygun düşen, bunu güneş batışından sonraya bırakmaktır.

94- Ramazanda harareti azaltıp serinlenmek için ağza ve buruna su almak ve soğuk su ile yıkanmak, İmamı Azam'a göre mekruhtur. Çünkü böyle bir hareket, ibadet için bir daralma göstermek demektir. Fakat İmam Ebû Yûsuf'a göre, bunda kerahet yoktur. Çünkü böyle yapmakla ibadete yardım edilmiş ve doğal olan sıkıntı giderilmiş olur. Fetva da buna göredir.

95- Kendine güvenemeyen bir oruçlunun zevcesini öpmesi ve okşaması mekruhtur.

96- Oruçlu kimsenin zevcesi ile çıplak olduktan halde boyun boyuna sarılmaları kendine güvensin veya güvenmesin, her halde mekruhtur. Bu harekete "Fahiş mübaşeret = Aşırı yaklaşma" denir. Zevcesinin dudaklarını emmesi de, her halde mekruhtur, buna da "Fahiş kuble = Aşırı öpüş" denir.

97- Oruçlu kimsenin cünüb olarak sabahlaması veya gündüzün uyuyup ihtilam olması orucuna zarar vermez. Fakat mümkün olduğu halde geceleyin yıkanmamak mekruh değildir, denemez.

98- Oruçlu kimsenin gül ve misk gibi kokuları koklaması da mekruh değildir. Sürme çekmesi, bıyık yağı kullanması da mekruh değildir.

Ancak erkeklerin süs maksadı ile sürme çekmeleri ve bıyıklarına yağ sürmeleri mekruhtur.

Orucu Bozan ve Bozmayan Şeyler
99- Kasden yeyip içmek ve oruca aykırı olan işleri yapmak orucu bozar. Bu işlerin bir kısmı yalnız kazayı ve bir kısmı da hem kaza, hem de keffareti gerektirir. Bunlar açıklanacaktır.

100- Unutarak bir şey yemek ve içmek veya cinsel ilişkide bulunmak orucu bozmaz. Bu hususta farz, vacib ve nafile oruçlar arasında bir fark yoktur. Çünkü unutma ve yanılma ile yapılan işler bağışlanmıştır.

(Malikîlere göre, bunların her biri ile farz olan oruç bozulur, kazası gerekir. Çünkü orucun rüknü olan imsak kaybolmuştur.)

101- Yanılarak yemek yiyen bir oruçluya raslanınca, bakılır: Eğer oruç tutmaya güçlü görülüyorsa, ona oruçlu olduğunu hatırlatmamak, tercih edilen görüşe göre, harama yakın mekruhtur. Fakat çok yaşlı ve zayıf kimse olunca, diğer ibadetleri sağlam yapabilmesi için, ona hatırlatılmaz. Uykuya dalmış bir kimseyi, vakti geçmeden namaz kılmak için uyandırmak da bir görevdir. Uyuyan özürlü sayılır; fakat uyandırmayan özürlü sayılmayacağı için günah işlemiş olur.

102- Uyku halinde bir şey yeyip içmek orucu bozar. Bu yanılma işi gibi sayılmaz.

103- Oruçlu olduğu halde yemek yiyen kimseye: "Sen oruçlusun" denildiği halde, hiç aldırış etmeyerek yemesine devam etse, sahih olan görüşe göre, orucu bozulur ve ona kaza gerekir.

104- Hata yolu ile yeyip içmek de orucu bozar. Bunun için, oruçlu olduğunu bildiği halde bir kimse, kasıd olmaksızın hata ile bir şey yeyip içse, abdest alırken boğazından aşağı su kaçsa veya ağzına yağmur ve kar daneleri düşüp midesine doğru gitse orucu bozulur ve üzerine kaza gerekir. Fakat oruçlu olduğu hatırında yoksa, bunlardan dolayı orucu bozulmaz.

105- Ağza su verip çalkaladıktan sonra ağızda kalan yaşlığın tükrükle beraber yutulması orucu bozmaz.

Yine insanın baş kısmından burnuna inen akıntıyı kasden içeri çekip yutması da orucu bozmaz.

106- Dişlerin arasından çıkan kan boğaza gidecek olsa, bakılır: Eğer az olur da içeriye geçmezse, orucu bozmaz. Çünkü adet gereği bundan korunmak mümkün değildir. Çok olmakla beraber çoğunluğu tükürük teşkil ediyorsa, hüküm yine böyledir. Fakat çoğunluğu kan olur ve tadı duyurulur bir halde veya kanla tükürük eşit bulunursa, yutulunca oruç bozulur. Çıkarılan diş için de bu haller geçerlidir.

107- Ağızdan dışarı çeneye doğru iplik halinde sarkan ve ağızdan kopup ayrılmayan ağız salyasını içeriye çekip yutmak da orucu bozmaz. Çünkü bu halde henüz ağızdan çıkmamış sayılır.

Bunun gibi, herhangi bir sebeble ağızdan çıkıp yine ağıza girerek boğaza giden bir su ile de oruç bozulmaz.

108- Kişinin konuşmakdan veya başka bir sebebden dolayı tükrükle ıslanmış dudaklarını emmesi, orucunu bozmaz. Çünkü bunda bir zaruret vardır.

109- Göz yaşı veya yüz teri ağıza girecek olsa, bakılır: Eğer bir ve iki damla gibi az bir şey ise, orucu bozmaz. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir. Fakat tuzluluğu bütün ağız içinde duyulacak derecede fazla olup da oruç hatırda iken yutulacak olsa, orucu bozar.

110- Yenilmesi kasdedilmeyen ve kendisinden kaçınılması mümkün olmayan bir şeyin içeriye gitmesi orucu bozmaz. Onun için, ilaç olarak ağrıyan dişe konulan karanfilin tadı tükrükle boğaza kaçarsa, havada dağılan bir duman ve toz-topraktan, öğütülen veya tokmakla döğülen şeylerden kalkan toz, orucu bozmaz. Uçan bir sineğin boğaza kaçması da böyledir. Fakat dişe ilaç olarak konulan bir nesnenin mesela karanfilin yutulması orucu bozar.

Yine, oruçlu bulunduğunu hatırladığı halde, kokladığı bir "Buhurun = Kokunun" dumanı içine gitse veya bir sineği tutup yutsa, orucu bozulur. Böyle bozulan bir orucu kaza etmek gerekir.

111- Renk veren bir iplik parçasını defalarca ağıza alıp çıkarmak orucu bozmaz. Fakat oruçlu olduğunu hatırlayan kimse, ağzına aldığı herhangi bir renkteki ipliğin tükrüğünü yutacak olsa, orucu bozulur.

112- Dişlerin arasında kalmış olan bir yemek kırıntısı yutulsa, bakılır: Eğer az bir şey ise, orucu bozmaz: fakat çok olursa bozar. Nohut tanesinden küçük olan şey azdır, nohut danesi kadar olan şey de çoktur. Bu bir ölçüdür.

113- Dişlerin arasında kalan susam veya buğday danesi gibi pek az bir şeyi yutmak orucu bozmaz. Fakat böyle bir şey dışardan alınıp yutulsa, orucu bozar. Bu halde, tercih edilen görüşe göre, keffaret de gerekir. Ancak böyle pek az bir şey ağıza alınıp çiğnense oruca zarar vermez. Çünkü bu ağız içinde dağılır bir zerre haline gelir. Ancak bunun tadı boğaza giderse oruç bozulur.

Nohut büyüklüğünden az olup dişler arasında kalan bir şey, ağızdan çıkarılıp sonra yenirse orucu bozar. Ancak sahih olan görüşe göre keffaret gerekmez. Çünkü böyle bir şeyi yemek, olağan dışı bir iştir.

114- Bir kusuntu, kendiliğinden gelince bakılır: Eğer ağız dolusu olmayıp içeriye dönerse, ittifakla orucu bozmaz. Fakat içeriye döndürülürse, İmam Muhammed'e göre orucu bozar. Çünkü imsak kaybolmuştur, İmam Ebû Yusuf a göre bozmaz; çünkü bu az olduğu için abdesti bozmadığı gibi, orucu da bozmaz.

Fakat bu kusuntu ağız dolusu olup kendi başına içeriye dönecek olsa, İmam Ebû Yusuf'a göre orucu bozar. Çünkü bu, taharete engeldir, İmam Muhammed'e göre bozmaz; çünkü imsak kasden terkedilmiş değildir. Ancak böyle bir kusuntu kısmen veya tamamen sahibi tarafından geriye çevrilirse, ittifakla orucu bozar.

115- Bir kusuntu, sahibi tarafından kasden getirilince bakılır: Eğer ağız dolusu ise, ittifakla orucu bozar. Çünkü bu hal, hem taharete, hem de imsake engeldir. Bu halde, içeriye az çok bir şey dönüp gider. Bunun için orucun kazası gerekir. Fakat ağız dolusundan az olup da kendi başına geri dönerse, İmam Muhammed'e göre, orucu bozar. Çünkü bu imsake engeldir, İmam Ebû Yusuf'a göre bozmaz; çünkü az olduğundan taharete engel değildir.

Bu kusuntu, içeriye çevrildiği takdirde, hem İmam Muhammed, hem de İmam Ebû Yusuf'dan bir rivayete göre, orucu bozar, İmam Ebû Yusuf dan diğer bir rivayete göre ise, bozmaz.

116- Yalnız yapışmak, öpmek ve oynamakla oruç bozulmayacağı gibi, yalnız bakmak ve düşünmek sonucu olarak inzal olmakla da bozulmaz. Bunun için bir kimsenin zevcesini öpüp okşaması ile onun orucu bozulmaz.

Yine, zevcesinin veya başkasının yüzüne veya herhangi bir uzvuna tekrar suretinde olsa dahi, bakması ile ve bakışından veya bunları düşünüşünden dolayı şehvetle akıntı olması ile de orucu bozulmaz.

117- İki yoldan başka herhangi bir uzva yapılacak temas sonunda inzal olmazsa, oruç bozulmaz. Fakat inzal olunca oruç bozulur ve yalnız kaza gerekir. El ile meni getirmek veya hayvan ve ölüye temasla olan inzal da böyledir.

118- Zevcesinin sıcaklığını duymayacak şekilde elbisesi üstünden tutmakla inzal olsa orucu bozulmaz, sıcaklığını duymuşsa bozulur.

Yine, bir kadın kocasını, inzal oluncaya kadar tutsa, kocasının orucu bozulmaz. Fakat bu tutması, kocasının teklifi üzerine ise, bu durumda orucunun bozulup bozulmamasında ihtilaf vardır.

119- Bir erkek zevcesini veya bir kadın kocasını öpüp de erkekden meni, kadından bir yaşlık belirse, bunların orucu bozulmuş olur, bundan dolayı da kaza gerekir. Kadın bu öpme sonunda bir yaşlık değil de, bir lezzet duyacak olsa, İmam Ebû Yusufa göre orucu bozulur, İmam Muhammed'e göre bozulmaz. Okşamak, el tutuşmak, boyuna sarılmak da, öpme gibidir.

120- Oruçlu olan kimse, büyük abdest temizliği yaparken, içeriye su geçmemesi için nefes alıp vermemelidir. Bu temizlik üzerinde aşırı gidilir de, su hukne yerine kadar ulaşırsa, orucu bozar. Hukne (lâvman için kullanılan) bir ilaçtır. Bunu kullanmaya "İhtikan" denir. Hukne için kullanılan özel alete de "Mıhkane = Şırınga" denir. Bu şırınganın ucu, aşağıdan (makaddan) nereye kadar yetişirse, oraya varacak kadar yapılacak bir istinca orucu bozar. Böyle bir istinca da pek az yapılabilir. Zaten bunun yapılması sağlığa zararlıdır.

121- İhtikan (şırınga yapmak), buruna ilaç akıtmak, kulağa yağ damlatmak orucu bozar ve kazayı gerektirir. Fakat kulağa giren su, orucu bozmadığı gibi, kulağa dökülen su da, tercih edilen görüşe göre orucu bozmaz. Bunun gibi, üzerinde kulak kiri bulunan bir karıştırıcının kulağa birkaç defa sokulup çıkarılması ile de oruç bozulmaz. (İmam Şafiîye göre bozar.)

122- Erkeğin tenasül aletine damlatılan su veya yağ, mesaneye kadar gitse bile, İmamı Azam ile İmam Muhammed'e göre orucu bozmaz. Fakat mesaneye kadar gitmeyip de tenasül organı içinde kalırsa, ittifakla bozmaz.

123- Su veya yağ ile ıslanmış bir parmağın ön veya arka tarafa sokulması, oruç hatırlanması halinde olursa orucu bozar. Unutma halinde ise, bozmaz. Kuru bir parmağın sokulması, her iki halde de orucu bozmaz.

124- İnsanın derisinden içeriye sızan şeyler orucu bozmaz. Bunun için vücuda sürülen bir yağ veya yıkanılıp içeriye soğukluğu geçen bir su, orucu bozmaz.

Yine, göze dökülen bir ilaç orucu bozmaz, boğazda duyulsa bile... Göze sürülen bir sürme de böyledir, izi ve rengi tükürükte görülse de... Çünkü bunların öyle içeriye geçmesi derideki emişlerledir.

125- Oruçlunun kendi işi olarak ağzından başka, vücudunun herhangi bir kısmından içine tamamen sokulup kaybolan veya başkası tarafından sokulup vücuda yarar sağlayan herhangi bir şey orucu bozar. Bu hususta içeriye giden şeye bakılır, gittiği yola bakılmaz. Bundan dolayı bir kimsenin başkası tarafından herhangi bir uzvuna saplanıp vücutta kaybolan odun ve demir benzeri bir şey orucu bozar. Fakat böyle bir şeyin bir ucu dışarda kalmış olursa, orucu bozmaz. Bir parçası içeriye sokulmuş olan bir süngü veya bir odun parçası gibi...
Yine, iç boşluğa veya dimağa kadar uzayan derin bir yaraya konulan yaş bir ilaç, içeriye veya dimağa kadar geçince orucu bozar, kazayı gerektirir.

Bu mesele, İmam Serahsinin "Mebsut" adlı kitabındaki açıklamasına bakılırsa, İmamı Azam'a göredir. Bu esas üzerine denilir ki, Ramazanda gündüz vakti vücuda yapılan iğne de orucu bozar ve kazayı gerektirir. Çünkü bu, hem oruçlunun rızası ie yapılmakta, hem de vücudun yararına yapılmış bulunmakladır. İğne aracılığı ile vücudda bir yol açılıyor ve böylece ilaç tam vücudun içine akıtılmış oluyor. Artık bu şekilde ilacın içeriye girmesi, suyun deriden emilerek içeriye geçmesi gibi değildir. Bundan dolayı açık bir ihtiyaç veya zaruret bulunmayınca, iğneler iftardan sonra yapılmalıdır. İhtiyata uygun olan budur.

Hatta bir görüşe göre, başkası tarafından sokulup vücudun içinde kaybolan demir parçası gibi bir şey, vücudun yararına olmadığı halde, yine orucu bozar.

İki imama gelince, bunlara göre bir şey, tabiî yoldan içeriye gitmedikçe oruç bozulmaz. Çünkü oruç; "Yaratılışta bir yol ve kanal olan bir uzuvdan (organdan) bir şeyi içeriye sokmaktan kendini tutmaktır." Biz böyle bir imsak ile emrolunmuşuz. Bu hususta geçici olan yol ve kanallara itibar edilmez.

Bunun için dışardan bir yaraya konulan ilaç, boşluğa kadar gitse de, orucu bozmaz. Vücudun derisini yırtarak içeriye gidip kaybolan bir demir, bir kurşun parçası hakkında da hüküm böyledir. Buna göre iğne ile de orucun bozulmaması gerekir. Evvelce, fetvahane tarafından da bu yolda fetva verilmişti. Fakat daima ihtiyat yolunun gözetilmesi iyidir.

126- Baştaki veya karındaki bir yaraya konulup yaranın ıslaklığı ile dimağa veya boşluğa gitmeyen bir ilaçtan ittifakla oruç bozulmaz. Fakat böyle bir yaraya konulup dimağa veya ileriye gidip gilmediğinden şübhe edilen sıvı bir ilaç, İmamı Azam'a göre orucu bozar. Çünkü böyle bir ilaç adet bakımından içeriye geçer, iki imama göre, bununla oruç bozulmuş olmaz. Çünkü böyle şübhe ile oruç bozulamayacağı gibi, tabiî olmayan bir yoldan içeri giren bir ilaç ile de oruç bozulmaz.

Kaza Edilmesi Gereken ve Gerekmeyen Oruçlar
127- Yolculuk veya hastalık özrü ile Ramazan orucunu tutmamış olan kimse, bunları kaza etmeye elverişli bir vakit bulamadan önce ölse, üzerine kaza gerekmediği gibi, fidye vermesi de lazım gelmez. Ancak oruçları için fidye verilmesini vasiyet etmiş olursa, malının üçte birinden bu vasiyetin yerine gelirilmesi gerekir.

Fidye, fakir bir kimseyi sabah ve akşam doyuracak olan bir günlük yiyecektir. Bu, bir fitre sadakasına eşittir.

128- Yolculuk veya hastalık sebebi ile Ramazan orucunu tutamamış olan kimse, bunun tamamını veya bir kısmını kaza edebilecek bir zaman bulmuş olduğu halde, bunları kaza etmeden ölürse, malı olduğu takdirde, kazaya kalan her gün için malının üçte birinden ödenmek üzere bir fidye ödenmesini vasiyet etmesi gerekir. Bu fidye fakirlere verilir. Bir özrü olmaksızın kasden Ramazan orucunu tutmayan kimse üzerine de, öldüğü zaman malının üçte birinden fidye verilmesini vasiyet etmelidir ki, bu vacibdir. Kaza edecek zaman bulamasa da hüküm aynıdır. Çünkü yapılması mümkün olan bir ibadeti terk etmiştir. Vasiyet etmediği takdirde, varislerin bu fidyeyi vermeleri üzerine vacib olmaz, isterlerse kendi mallarından bir bağış olarak verebilirler. Varisler ve varis olmayanlar, ölü adına orucu tutmak suretiyle kaza edemezler. Böyle beden ile yapılan ibadetlerde, başkasına vekalet edilemez. Ancak kendileri için tuttukları oruçların sevabını ölüye bağışlayabilirler.

(İmam Şafiîye göre, ölü vasiyet etsin veya etmesin, onun geriye bıraktığı malın tümünden kazaya kalmış oruçlarının fidyesi verilir. Böyle bir ölü adına da velisi oruç tutabilir.)

129- Tutulamayan oruçlardan dolayı fidye verilmesi, Ramazan orucu ile Ramazan ayından kazaya kalan oruçlara ve nezir oruçlarına mahsustur. Yemin ve adam öldürme keffaretleri için gereken oruçları tutmaktan aciz kalan kimsenin, daha hayatta iken fidye vermesi caiz değildir. Fakat bu oruçlar için vasiyet etmesi caizdir.
130- Bozulan herhangi bir nafile orucun kazası gerekir, ister bu orucu bozma, oruçlunun kendi isteği ile olsun, ister olmasın aynıdır. Bunun için nafile oruç tutmaya başlayan bir kadın, adet görecek olsa, sahih olan görüşe göre, bu orucu kaza etmesi gerekir. Çünkü başlanmış bir ibadeti yarıda bırakmamak ve yüklenilen bir din görevini yok etmemek vacibdir, gereklidir.

(Şafiîlere göre böyle bir oruçlu serbesttir, dilerse bu orucu kaza eder, dilerse etmez. Çünkü üzerine vacib olmayan bir ibadete başlamıştır. Yerine getirmediği fazladan bir ibadet için kendisine kaza gerekmez.)

131- Bir kimse, fecrin doğuşundan sonra kaza orucuna niyet etse, bu oruç kaza yerine geçmez, nafile bir oruç olur. Çünkü geceden niyet edilmesi gerekirdi. Bu orucu bozacak olsa, ayrıca kazası gerekir.

132- Ramazanın başından sonuna kadar baygın bir halde olan kimse, sonradan kendine gelince, üzerine kaza gerekmez. Bunda ittifak vardır. Çünkü bayılma hali bir hastalıktır. Fakat böyle bir halin bu kadar uzaması da çok az olur. Nadir olan şeylerdeki güçlük de izne sebeb olamaz.

133- Delirmiş olan bir adam, Ramazan içinde kendine gelip iyileşse, geçmiş günleri kaza eder. Fakat bir kimsenin delirmesi Ramazanın başından sonuna kadar veya son günün zevalinden sonraya kadar devam etse, sonradan iyileşmekle kendisine kaza gerekmez. Çünkü bunda güçlük vardır: Sahih olan da, budur. Yine böyle delirmiş olan kimse, Ramazan gecelerinden birinde iyileşip de, sonra fecirden itibaren yine delirse, üzerine kaza gerekmez.

Delirmiş olan kimsenin iyileşmesi, kendisindeki delirmenin tamamen ortadan kalkması ile olur.

(Malikîlere göre, delirme de bayılma gibidir. Onun için kazası gerekir.)

134- Orucu kazaya kalan kimse, bunu kaza etmeden ilerki Ramazana yetişince, gelen Ramazan orucunu, kaza orucundan önce tutar. Çünkü kaza için zaman geniştir ve elverişlidir.

(Şafîîlere göre, bir ramazana ait kaza orucunu, diğer Ramazan gelmeden önce tutmak gerekir. Önceki Ramazan orucu tutulmadan ikinci bir Ramazan gelince, hem kaza ve hem de her gün için bir fidye vermek gerekir. Çünkü kaza vaktinden çıkarılmıştır. Kazayı vaktinden sonraya bırakmak ise, yerine getirilmesi gereken bir ibadeti sonraya bırakmak gibidir. Hanefi mezhebinde, kaza için belli bir vakit gösterilmemiştir. Buna dair ayet-i kerime kazayı herhangi bir vakitle sınırlandırmış değildir.

135- Bir gayrimüslim Ramazan ayı içinde müslüman olduğu halde, geri kalan günleri oruç tutmayacak olsa, bakılır: Eğer küfür diyarında İslam'a girmişse ve Ramazan ayı çıkıncaya kadar orucun farz olduğunu öğrenmemişse, özürlü sayılır. İslama girdikten sonra geçirdiği günler için kaza etmesi gerekmez. Fakat İslam yurdunda ihtida (islam dinini kabul) etmişse, her halde kaza etmesi lazımdır. Çünkü İslam ilinde bu gibi cehalet özür sayılmaz.

136- Çocuklar için oruç tutmak, namaz gibidir. Bunun için on yaşında bulunan bir çocuğa oruç tutması emredilir. Tutmasa hafifçe dövülebilir. Bununla beraber tutmazsa, kaza etmesi gerekmez. Bir de çocuğun oruca gücü yetmelidir. Oruçtan zarar görecek olan çocuğa: "Oruç tut" diye emredilmez.


BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ, YEMİN BAHSİ


https://www.youtube.com/live/HFTnf7zMjtM
 BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ YEMİN BAHSİ
YEMİN BAHSİ
Yemine Dair Çeşitli Meseleler
198- Yemin birkaç tane olunca, keffaretler de ona göre olur. Yeminlerin yapıldığı yer değişmese de yine hüküm böyledir. Buna göre, bir kimse şöyle yapacağına veya yapmayacağına "Vallahi" diye yemin ettikten sonra başka başka yerlerde benzeri yeminler yapsa, yeminler birkaç tane olur. Bozduğu bu yeminlerin her birinden dolayı ayrı ayrı keffaret ödemesi gerekir. Fakat İmam Muhammed'e göre, yemin keffaretleri çoğalınca, bunlar bir keffaret ile ödenir. Tercin edilen görüş budur.
199- "Vallahi falan ve falan kimselerle konuşmayacağım" yahut "falan ve falan yerlere gitmeyeceğim" gibi sözler bir yemin sayılır. Onun için o iki kimseden yalnız birisiyle konuşulsa veya o iki yerden yalnız birine gidilse, yemin bozulmuş olmaz.
"Vallahi yemek ve su tatmam" denilmesi de öyledir. Bunlardan birini tatmakla yemin bozulmuş olmaz. Ancak bunlardan herhangi birini tatmaya niyet etmişse, o zaman bunlardan birini tatmakla yemin bozulur.
200- Olumsuz bir ek ilâvesiyle: "Vallahi ne falan ve ne de falanla konuşurum" veya : "Vallahi ne yemek ve ne de su tadarım" denilse bu, iki yemin olmuş olur. Hangi biri ile konuşulsa veya herhangi biri tadılsa, yemin bozulmuş olur ve keffaret gerekir.
201- Yeminlerin hükmü, örf de kullanılan sözlere göredir. Yemin edenin maksad ve niyetine göre değildir. Onun için bir kimse, bir şahsa hiç bir şey vermemek maksadı ile: "Ben sana para vermeyeceğim," diye yemin etse, ona paradan başka bir şey vermekle yeminini bozmuş olmaz. Çünkü söz ve yemin para lâfzı ile yapılmıştır. Örfde (gelenekte) başka şeye para denmez. Yine bir kimse: "Evde oturup dışarıya çıkmam" diye yemin etse, o evin bacasından veya penceresinden çıkmakla yemininde hanis (yeminin bozmuş) olmaz.
"Şu odaya girmem" diye yemin edildiği halde, onun harabesine girildiği takdirde de hüküm böyledir. Çünkü harabe örfde oda sayılmaz.
202- Yeminler, yapıldıkları beldelerin örfüne (geleneğine) göre değerlendirilir. Onun için bir kimse: "Baş yemeyeceğine" yemin etse, bu yemini, bulunduğu beldede satılan başlara bağlı kalır. Serçe ve çekirgi gibi hayvanların başlarını kapsamaz. Bunları yemekle yeminini bozmuş olmaz.
Yine, bir kimse "Meyve yemeyeceğim" diye yemin etse, yemini beldesinde örfen meyve sayılan şeylere bağlı kalır. Yaş üzüm gibi, meyve sayılmayan şeyleri kapsamaz. Anlaşılıyor ki, yeminde kullanılan bu gibi umumi ifadeler, örf ile özelleştirilip kısıtlanıyor.
203- Aklen mümkün olup da âdet bakımından muhal olan bir şeye yemin, hemen hanis olmayı gerektirir. Bunun için bir kimse: "Ben göğe çıkacağım, ben şu taşı altın yapacağım" diye yemin etse, hemen hanis olur (yemini bozulur ve keffaret ödemesi gerekir.) Fakat böyle bir yemin, bir vakte bağlanmış olursa, o vakit çıkmadıkça hanis olmaz. "Vallahi şu demiri on güne kadar elmas yapacağım" diye yemin edilmesi gibi. Bu yemin üzerinden on gün geçmeden hanis olmayacağı gibi, on günden önce ölse yine hanis olmaz, keffaret de gerekmez.
204- Zaman belirlemeksizin yapılan yeminlerde, yemin edilen şey imkânsız hale gelmedikçe yemin bozulmaz. Fakat iş imkânsız hale gelince, yemin bozulur ve keffaret gerekir. Bir kimse bir zata hitaben: "Vallahi ben seni ziyaret edeceğim" dediği halde uzun bir müddet ziyaret etmese, yemini bozulmaz. Fakat ziyeret etmeden o yemin eden veya ziyaret edilecek zat ölürse, yemin bozulur (hanis olur.)
Zaman belirlenince, o zamanın sonuna bakılır, "Ben seni yarın ziyaret edeceğim " yemin edilmesi gibi ki, o günün güneş batması zamanına kadar devam eder. O gün ziyaret yapılmadan güneş batınca yemini bozulur.
205- Bir hududa bağlı olan bir yemin, o hududun kalkması ile geçersiz olur. Çünkü yeminde durmaya bir imkân kalmamıştır. Bunun için bir kimse: "falan zat izin vermedikçe, ben şu kimse ile konuşmam" diye yemin edip de, o zat izin vermeden ölse, artık yeminin bir hükmü kalmaz. Yemin eden şahıs, o kimse ile konuşur ve bundan dolayı da keffaret gerekmez.
"Sen borcunu vermedikçe senden ayrılmam" diye yemin yaptıktan sonra, borcun bağışlanması da bu türdendir. Artık yemin kalkmış olur.
Fakat İmam Ebû Yusuf'a göre, bu gibi hallerde yemin devamlılığını sürdürür. Artık şart (mesela konuşma) ne zaman gerçekleşirse yemin bozulur ve keffaret veya şarta bağlanan ceza gerekli olur.
206- Yemin edilen şeyin yok olması veya gitmesi, yemin bağlantısına engel olur. Buna göre bir insan: "Falana şu hakkını yarın veririm" diye yemin ettiği halde, bugün verecek olsa yemininde hanis olmaz (yemini bozulmaz) ve keffaret gerekmez. Bu mesele İmam Azam ile Muhammed'e göredir. İmam Ebû Yusuf'a göre, ertesi gün olunca hanis olur.
207- Yeminler evvelce söylenmiş bir söz veya işle bağlantılı olur. Buna göre bir kimse, hazırlanan belli bir yemeğe davet edilmekle: "Vallahi ben yemem" diye yemin etse, bu yemini o belli yemeğe bağlı kalır. Başka bir yemek yemesi ile hanis (yeminini bozmuş) olmaz.
208- Yeminler mümkün olan bir mertebe ile bağlı kalır. Bunun için: "Falan şahsı şu eve sokmayacağım" diye yemin edilse, bakılır: Eğer yemin eden o evin sahibi ise, o şahsı eve girmekten hem söz, hem de fiil ile mümkün olduğu kadar engellenmesi lâzım gelir. Değilse, eve girmekle hanis olur. Fakat ev başkasının olduğu takdirde, yalnız sözle engellemesi yeterlidir. Çünkü kiracılıktan dolayı onu bilfiil çıkarmak hakkına sahib değildir. Yemin eden için mümkün olan böyle sözle çıkarmaya teşebbüs etmektir.
Yine, bir şahsa hitaben: "Ben, seni hapsettirmem", diye yemin eden kimse, o şahsı hapsettirmek isteyen alacaklılara karşı sözü ile engel olmaya çalıştığı halde, engel olamazsa hanis olmaz (yemini bozulmaz).
Yine, "Falan şahıstaki alacağımı bugün onda bırakmayacağım" diye yemin eden kimse, o gün hakime başvurup alacağını istese (dava etse), borçlunun da inkârı üzerine ona yemin teklif edilmesini istese, artık hanis olmaz. Çünkü kendisi için mümkün olan bundan başka bir şey yoktur.
209- Yeminler nisbetin kaybolması ile son bulur. Şöyle ki: "Falan şahsın evine girmem" veya "yemeğinden yemem, elbisesini giymem, zevcesiyle ve dostu ile konuşmam" diye yemin eden kimse, ev satıldıktan sonra o şahsın evine girse veya yemeğinden yese veya elbisesini giyinse veya kendisinden tamamen ayrılan zevcesi ile veya o adama düşman kesilen dostu ile konuşsa, yemini bozulmuş olmaz. Fakat yeniden satın alacağı bir eve girse veya yemeğinden yese veya elbisesini giyse veya nikahlayacağı yeni zevcesi ile veya edineceği yeni bir dostu ile konuşsa, yemini bozulur ve keffaret gerekir.
Ev, yemek ve elbise işaretle belirtilmiş olsun veya olmasın fark etmez. Çünkü bunlardan dolayı sahiblerine düşmanlık edilmez. Fakat zevceye veya dosta işaret ederek: "Şu karısı ile, şu dostu ile konuşmam" diye yemin edilirse, yemin bunlara bağlı kalır. Bunlarla zevciyet veya dostluk ilgisinin kalkmasından sonra da, onlarla konuşulursa hanis olur (yemin bozulur ve keffaret gerekir). Çünkü bunların zatlarına düşmanlıktan dolayı yemin edilmiş olması mümkündür.
210- Bir kimse karısına veya borçlusuna: "Benim iznim olmadıkça evimden veya şehirden bir tarafa çıkmayacaksın", diye yemin etse, bu yemin zevciyet ve alacağın devamına bağlanır. Zevciyet kalktıktan veya borç ödendikten sonra çıkacak olsalar, artık o yemin eden kimse hanis olmaz (yemini bozulmuş olmaz)
211- Yeminin bir cümlesinde bulunan bir belirsizlik, aynı cümledeki diğer bir belirsize dahil olur. Fakat belirli olan bir şey, belirsize dahil olmaz. Buna göre, bir insan: "Şu eve kim girerse, şöyle olsun" diye yemin etse, o eve kendisinin girmesi ile de hanis olur. O ister kendisine ait olsun, ister olmasın fark etmez. Fakat: "Şu evime her kim girerse, şöyle olsun" diye yemin ederse, oraya kendisinin girmesi ile hanis olmaz. Çünkü evi kendisine nisbet etmekle kendisi belirlenmiş oluyor. Artık aynı cümlede bulunan belirsiz bir anlama dahil olmaz.
Başkasına hitaben: "Senin şu evine her kim girerse, senin yemeğinden her kim yerse, şöyle şöyle olsun" diye yapılan bir yeminde de, muhatabın o eve girmesiyle veya o yemekten yemesiyle yemin bozulmuş olmaz (keffaret gerekmez).
212- Yemin ifadesinin bir cümlesindeki belirlilik, diğer bir cümlesindeki belirsizliğe dahil olur.
Örnek: Bir kişi kendi kölesine hitaben: "Bana şu haberi her kim müjdelerse, sen azad ol" diye şarta bağlayarak yemin ederse, o haberi bizzat kölesi de müjdelese, köle azad olur. Demek ki, bu durumda, "Sen azad ol" hüküm cümlesine muhatap olan köle "her kim müjdelerse" şart cümlesinin kapsamı içine girmiş oluyor.
213- Bir kimse âdete göre bizzat kendisinin de yapabileceği bir işi yapmamaya yemin ettiği halde, o işi kendisi için başkasına vekâlet ve emir suretiyle yaptırsa, bakılır: Eğer o işlem, hukuku bizzat yapana ait işlemlerden ise, bunun yapılmasından dolayı o kimse hanis olmaz. Alım, satım, kiraya verme, kiralama, bir maldan ikrar yolu ile sulh olma, bir malı bölme, bir davayı ikrar veya inkâr yolu ile cevablama, akıl ve baliğ olan bir çocuğu evlendirme gibi işlemler bu türdendir.
Örnek: Bir kimse: "Vallahi ben bu evi satın almayacağım" diye yemin ettiği halde, onu bir vekil aracılığı ile satın alsa, yemininde hanis olmaz. Fakat yemin edilen işlem, işi yapana ait olmayıp müvekkile ve emreden kimseye ait işlemlerden ise, bu işi vekil ve emir suretiyle yaptırmakla da o kimse hanis olur. Evlenme, boşanma, mal karşılığında boşanma, hibe, sadaka, havale, vasiyet, vakıf, emanet, ariyet verme ve alma, borç alma, kısastan dolayı sulh, emanet verip alma, borcu ödeme, borcu alma, elbise dikme, elbise giydirme, hayvan kesme, hayvana bindirme, küçük yaştaki çocuğu evlendirme gibi...
Örnek: "Vallahi falan kadını nikahlamayacağım" diye yemin eden kimse, o kadını bir vekil aracılığı ile nikahlasa, yemininde hanis olmakla üzerine keffaret gerekir. Çünkü bu hususta vekil, bir araç ve bir elçiden başka bir şey değildir. Bu işlemin bütün hakları o yemin edene aittir.
214- "Şunu , şu adama bağışlayacağım" diye yemin eden kimse, o şeyi bağışladığı halde, o adam kabul etmese hanis olmaz (yemini bozulmuş sayılmaz). Ariyet, vasiyet ikrar gibi, diğer bağış suretiyle olan sözleşmelerde de hüküm böyledir.
Fakat: "Şu malı falan zata satacağım" diye yemin eden kimse, o malı sattığı halde o zat malı kabul etmese hanis olur (yemini bozulmuş olduğundan keffaret gerekir). Çünkü satma işlemi kabule bağlıdır. Yalnız sattım demekle bağlantı olmaz. Satma işlemi de yapılmamış olur. Kiralama, nikâh ve rehin gibi, iki tarafın icab ve kabulleri üzerine yapılan işlemlerde de hüküm böyledir. Bunlar üzerindeki yemin, olumsuz olarak yapıldığı takdirde de bu hüküm uygulanır. Örnek: Bir kimse: "Şu malı falan adama bağışlamayacağım" diye yemin ettiği halde, bağışlayıp da o adam kabul etmese, hanis olur. Aksine olarak: "Satmayacağım" diye yemin ettiği halde satsa da o adam kabul etmese, hanis olmaz.
Demek oluyor ki, hibe gibi bağışlamalarda, yalnız bağışlayıcının icabı (tek taraflı irade beyanı) yeterli oluyor. Fakat alışveriş ve kiralama gibi karşılıklı irade beyanlarını (icap ve kabulü) gerektiren işlemlerde, yalnız bir taraftan yapılan icab beyanı yeterli olmuyor. Kabulün de bulunması gerekiyor.
215- Sohbet ve birbiriyle anlaşıp yaklaşma, lezzet ve acı duyma, üzüntü ve sevinç gibi sağlığa bağlı bulunan işlerde yemin, yalnız sağlıkla kayıtlanır. Ölünün diriye ortak olacağı işlerde ise, hem hayat hem de ölüm hallerinde geçerli olur.
Buna göre, bir kimse, bir adama hitaben: "Seninle konuşursam, senin yanına girersem, seni öpersem, seni döğersem şöyle olsun" şeklinde yemin ettikten sonra, o adam ölse, artık yeminin bir hükmü kalmaz. Ölü halinde olan o adama söz söylemekle veya yanına girmekle veya onu öpmekle veya onun cesedine vurup dövmekle yemin bozulmaz ve ceza gerekmez.
Fakat: "Seni yıkarsam, sana elbise giydirirsem, sana dokunursam, seni bir şeye bindirirsem, seni taşırsam" şeklinde yemin etse, onu öldükten sonra yıkamakla, kefenlemekle, vücudunu okşamakla, bir şeye bindirmekle veya taşımakla hanis olur, kefffaret gerekir.
216- "Falan kimse ile konuşmayacağım, söz söylemeyeceğim" diye yapılan yemin, o kimseye sadece işaret etmekle, mektub yazmakla veya haber göndermekle bozulmuş olmaz. Çünkü bu işler, konuşma ve söyleme sayılmaz.
217- "Konuşmayacağım" diye yemin eden kimse, namazda Kur'ân okumakla veya tesbih çekmekle hanis olmaz (yemini bozulmaz). Namaz dışında ise bir görüşe göre hanis olur, diğer bir görüşe göre olmaz. Çünkü bu okuma, örfde konuşma sayılmaz. Diğer kitabları okumada da alimlerin ihtilâfı vardır.
218- "Oruç tutmam" diye yemin eden kimse oruca niyet edip başlayınca hanis olur. Çünkü orucun mahiyeti mutlak surette imsaktan ibarettir. O da, oruca başlamakla gerçekleşmiş olur.
"Namaz kılmamaya" yemin eden kimse, namaza başlayıp ilk rek'atta secdeye alnını koymakla hanis olur. Çünkü böyle bir rekât kılınmadıkça namazın mahiyeti tamamen bulunmuş olmaz.
"Hac yapmamaya" yemin eden bir kimse de, sahih bir hacca başlayıp farz olan tavafın çoğunu yapınca hanis olur.
219- "Zevcesini döğmemeğe" yemin eden kimse, onun saçlarını çekse veya gerdanını ısırsa veya sıkıştırsa veya burnuna dokunup kanatsa bakılır: Eğer bunları öfke halinde yapmışsa hanis olur. Oynaşma halinde yapmış ise, sahih olan görüşe göre hanis olmaz. Bununla beraber bu döğmekte acı vermek şarttır. Maksada gelince, bunda iki görüş vardır. Bir görüşe göre, kasıd da şarttır. Diğer bir görüşe göre şart değildir. Onun için böyle yemin eden kimse, başkasını döğmek isterken, yanlışlıkla zevcesine vuracak olsa, birinci görüşe göre hanis olmaz, çünkü kasıd bulunmamıştır. Buna örfen de döğme denmez. İkinci görüşe göre hanis olur; çünkü döğme işi gerçekleşmiştir (bunda kasıd aranmaz).
220- "Yeryüzünde oturmamaya" yemin eden kimse, yere bitişik olmayan bir sergi, bir hasır, deri veya tahta üzerine otursa hanis olmaz.
Yine: "Şu döşek üzerinde uyumamaya" yemin eden kimse, o döşek üzerine konulan başka bir döşek üzerinde uyusa hanis olmaz.
Yine: "Şu tahta üzerinde uyumamaya" yemin eden kimse, onun üzerine konulan diğer bir tahta üzerinde uyusa, yemininde hanis olmaz. Fakat döşek üzerine bir yüz takılsa veya tahtanın üzerine bir sergi çekilse, bir hasır döşense hanis olur.
221- "Yatağımda" veya "şu yatakta uyumam" diye yemin eden kimse, bedenin çoğunluğu ile o yatağa girip uyumadıkça hanis olmaz.
222- "Bir yere veya bir eve ayağını basmayacağına" yemin eden kimse, o yere sonradan yürüyerek veya bir şeye binerek gidecek olsa hanis olur. Çünkü bir yere ayak basmak, örfde oraya girmek demektir. Fakat böyle yemin ederken yürüyerek girmeyeceğini kasdetmiş bulunursa, binitli olarak girmekle hanis olmaz. Çünkü sözünün gerçeğini dilemiş olur.
223- "Bir yere girmeyeceğine" yemin eden kimse, oraya tutulup sokulsa, hanis olmaz. Bu davranışa karşı çıkmasa da hüküm aynıdır. Çünkü yemini, bizzat kendisinin gitmesi ile ilgilidir. Fakat bu yere sonradan kendisi girecek olsa, hanis olur.
224- Şiddet ve zorlama, bir maksadı gidermeyeceği cihetle, yeminin akdine engel olmaz. Buna göre: "Şu belli şeyi yemeyeceğim" diye zorla veya rızası üzere yemin eden kimse, o şeyi sonradan şiddet ve zorlama ile yiyecek olsa hanis olur. Yine baygın veya mecnun olduğu halde yediği takdirde de hüküm böyledir.
Fakat: "İçmeyeceğine" yemin ettiği bir şeyi, başkaları zorla boğazına akıtacak olsalar hanis olmaz. Çünkü bunda kendi işi bulunmamıştır. Sonradan kendi rızası ile içerse hanis olur.
(İmam Şafiîye göre zorlama, yemin bağlantısına engel olur.)
225- "Vallahi yersem, içersem, giyersem şöyle olsun" şeklinde yemin eden kimse, her ne yese, ne içse, ne giyinse hanis olur. Eğer ben şu yemeği, şu suyu veya şu elbiseyi kasdettim dese, benimsenen görüşe göre gerek kaza (mahkeme hükmü), gerekse diyanet bakımından sözü kabul edilmez.
Fakat, "Vallahi bir şey yersem, bir şey içersem, bir şey giyersem şöyle olsun" diye yemin eden kimse, bununla belli bir şeyi kasdetmiş olduğunu söylerse, kaza (hüküm) bakımından değil de, diyanetçe tasdik olunur.
226- "Falan şahsın kardeşleri, zevceleri, dostları ile konuşmayacağım" diye yemin eden kimse, bunların hepsi ile konuşmadıkça hanis olmaz. Kardeşlerinin veya dostlarının bir kısmı ile konuşmuş olsa da hanis olmaz; çünkü yeminde bunların tümü murad edilmiştir. Fakat o şahsın yalnız bir kardeşi veya bir zevcesi veya bir dostu olduğunu bildiği halde böyle yemin etse, yalnız biri ile konuşmakla hanis olur.
227- Bir kimse, başkasındaki bir alacağını taksit taksit almayacağına yemin ettiği halde, ondan bir mikdarını alacak olsa, bundan sonra geri kalanını da almadıkça hanis olmaz.
228- Bir kimse: "Malı bulunmadığına" dair yemin ettiği halde, ticaret için olmayan eşyası, akarı veya arazisi bulunsa, bununla hanis olmaz, çünkü bunlara örfde mal denmez, denilirse hanis olur.
229- "Ben bu işi elbette yapacağım, şu adamı elbette ziyaret edeceğim" şeklinde yapılan yeminler, bir defa için geçerlidir. Bir defa ziyaret yapılınca yemin yerine gelmiş olur.
230- Çocukların, delilerin, uykuda bulunanların yeminleri geçerli değildir. Fakat sarhoşluk veren içkilerden birini içmiş olan bir sarhoşun yemini, aklı başında onlanın yemini gibidir. Çünkü onun sarhoşluğu, kendi kasıd ve iradesine bağlıdır. Onun için ettiği yemine bağlı kalmazsa hanis olur.
231- "İnşallah=Allah dilerse" şeklinde istisnada bulunarak Allah'ın dilemesine bağlanan yemin ve adaklarda, yemine veya adağa aykırı bulunmak hali düşünülmez. Bunun için bir kimse: "Allah'a kasem ederim ki, yarın inşallah şu işi yapacağım" diye yemin etse veya: "Şu işim olursa, İnşallah şu kadar gün oruç tutayım" diye adakta bulunsa da ertesi gün o işi yapmamış olsa veya işi olduğu halde adadığı orucu tutmasa hanis olmaz ve günah işlemiş olmaz. Çünkü bu halde o işin yapılması veya orucun tutulması, Yüce Allah'ın dilemesine bağlanmıştır. Allah'ın herhangi bir işi dileyip dilemediği, o iş meydana gelmeden önce bizim tarafımızdan bilinemez.
Bu gibi istisnalar (Allah dilerse sözleri), İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre sözün hükmünü geçersiz kılar. O sözü kesinlik halinde çıkarır. İmam EbûYusuf'a göre de, o bir şart yerindedir. Artık o şart bizce gerçekleşmedikçe (yemin anında o işin meydana gelmesi bizce bilinmedikçe) ceza gerekmez.
(İmam Malik'e göre, bu istisna halinde de, yeminin ve nezrin hükmü lâzım gelir.Çünkü her şey Allah'ın dilemesine bağlıdır. İnşallah denmesi, teberrük içindir. Bundan dolayı onu söylemekle yapılan yeminin veya nezrin hükmü değişmez.)

BÜYÜK İSLAMA İLMİHALİ, ZEKAT NAHSİ


https://www.youtube.com/live/4TS82ULARbA
BÜYÜK İSLAMA İLMİHALİ ZEKAT NAHSİ
İÇİNDEKİLER
ZEKATIN MAHİYETİ
ZEKATIN FARZ KILINMASINDAKİ HİKMET
ZEKATIN FARZ OLMASININ ŞARTLARI
ZEKATIN SAHİH OLMASININ ŞARTLARI
ZEKATA TABİ OLAN MALLAR
ZEKATA TABİ OLMAYAN MALLAR
ZEKATIN MAHİYETİ
1- Zekat; lügatta taharet, bereket, çoğalma-artma, överek anmak manasındadır.
Istılahta, “Bir malın muayyen bir miktarını, muayyen bir zaman sonra hak sahibi olan bir kısım
müslümanlara ALLAH Teâlâ’nın rızası için tamamen temlik etmek (mülkiyetine geçirmek)ten ibarettir.
Zekat, kulların kulluktaki sadakatlerine delalet eder. Bu yönüyle zekata “sadaka” da denilmiştir.
Bununla beraber sadaka tabiri zekattan daha umumidir. Vacipleri, nafileleri de içine almaktadır.
Zekat vermeye “tezkiye”, zekat verene de “müzekki” denilir. Şahitler hakkındaki övgüye,
güvenilir olduklarını söylemeye de tezkiye denildiği malumdur.
2- Zekat kesin bir farzdır. Peygamberimiz (S.A.V)in hicretinin ikinci senesinde oruçtan evvel farz
kılınmıştır. İslâmın şartlarından birini teşkil etmektedir. Muayyen miktarda bulunan nakit paraların ve
ticaret mallarının üzerinden bir sene geçtiği takdirde, zekatlarını derhal, yani sene biter bitmez hemen
vermek icap eder. Çünkü bu halde bunlara yoksulların hakları taalluk etmiş olur. Artık bunu özürsüz
yere tehir etmek caiz olmaz. Diğer bir görüşe göre zekatın verilmesi geciktirmeli olarak farzdır. Yani
sene sonunda hemen verilmesi lazım değildir. Mü-kellef bunu yaşadığı sürece eda edebilir. Eda
etmeden ölürse, o zaman günahkar olur. Fakat en sahih olan birinci görüştür.
3- Zekatın aşikare olarak verilmesi daha faziletlidir. Çünkü zekatı bu şekilde veren başkalarına güzel
bir örnek olmuş olur ve kendisini başkasının su-i zanından kurtarır. Zekat kesin bir farz olduğundan, bunun
edasında riya meydana gelemez. Nafile sadakalarda ise, böyle değildir. Onları gizlice verip gösteriş
ihtimalinden kaçınmak daha faziletlidir.
ZEKATIN FARZ KILINMASINDAKİ HİKMET
4- Zekatın farz kılınmasındaki hikmet pek mühimdir ve herkesçe âdeta apaçıktır. Bir hadis-i
şerifte:
“Mallarınızı zekat ile koruyunuz, hastalıklarınızı sadaka ile tedavi ediniz, bela dalgalarını dua
ile, niyaz ile karşılayınız” buyrulmuştur.1
Demek ki, zekat sayesinde servet korunmuş olur. Sadakalar maddi ve manevi hastalıklara birer
ilaç mahiyetinde bulunur. Gerçekten zekat ve sadaka verenlerin mallarında, canlarında bir feyiz ve
bereket, bir sıhhat ve âfiyet yüz gösterir, bunun çok üstünde olarak da kendileri Hak Teâlâ’nın rızasını
kazanıp nice manevi mükafatlara nail olurlar, nice manevi tehlikelerden kurtulurlar.
5- Zekatın her bakımdan bir çok faydaları vardır. Bir kere ma-lumdur ki, kalplerde pek fazla yer
tutan bir mal ve servet sevgisi insanı yüksek duygulardan mahrum eder, insanı bazen fena hareketlere
sü-rükler. Zekat sayesinde ise, kalbin bu zararlı duygusuna meyillerine mukavemet edilmiş, nefis
cimrilikten temizlenmiş, mal başkasının hakkından tasfiye edilmiş, insanda şefkat, hayırseverlik,
başkalarını düşünmek gibi yüksek duygular vücuda gelmiş olur.
Sonra zekat toplumun huzuruna, refahına, dayanışmasına sebeptir. Yoksulları, âcizleri kendi
servetinden faydalandıran bir zengin cemi-yetin en sevimli ve en değerli uzvu sayılır, fakirlerin,
muhtaçların elemlerini azalttığından onların övgülerine muhabbetlerine, duâlarına nail olur, serveti de
hain ve hırslı gözlerin dikilmesinden emin bulunur. Artık böyle birbiri hakkında hayır düşünen,
merhametli olan duâcı bulunan bir cemiyet arasında güzel bir âhenk vücuda gelmiş olmaz mı!
6- Bir de zekat vermek, güzel bir akidenin-inancın eseridir. Böyle bir akideye sahip olan kimse,
mensup olduğu cemiyet için zarardan beri, bilakis pek faydalı bir insan demektir. Çünkü kendi
malından bir kısmını sırf ALLAH Teâlâ’nın rızası için ayırıp fakir olan din kardeşlerine veren ve
karşılığında onlardan hiçbir şey gözetmeyen böyle bir insan artık çevresine faydalı olmaz mı? Artık
kendisine ait olmayan şeylere göz dikip başkalarının zararlarına hareket eder mi? Başkalarının
ellerindeki mallara saldırır mı?
7- Bununla beraber zekat bir şükran vazifesidir. Zekat veren bir müslüman düşünür ki, “Elde
ettiğim bu servet, bana Hak Teâlâ’nın bir ihsanıdır. Bir çok insanlar daha güçlü, kuvvetli, daha bilgili
oldukları halde bu servetten mahrum bulunuyorlar. Bu sebeple bana ikram ve ihsanı sonsuz olan yüce
ALLAH’ın bir lütuf ve ihsanı olan bu servetin şükrünü îfa etmek lazım gelir. İşte bu şükür vazifesi, farz
olan bu zekatı ödemekle yerine getirilmiş olur.
8- Şu da düşünülmelidir ki, bir şahsın elde ettiği servette onun mensup olduğu çevrenin bir çok
tesiri vardır. Eğer o, böyle bir çevrede yaşamamış olsaydı bu servete nâil olabilecek miydi? İşte bu da
bir nimettir. Bu nimete karşı şükür de o çevredeki yoksul, perişan insanlara yardım etmekle meydana
gelir. Zekat ve sadaka verilmesi ise, böyle bir yardımdan ibarettir.
Özetle bugün zekat, müslümanlara mahsus, fevkalâde insanî bir vazifedir. Zekat verenler,
ALLAH Teâlâ’nın sevgili, hayırlı kulları sayılmaya lâyıktır. Ne mutlu bu güzel vazifeyi yerine
getirenlere.
ZEKATIN FARZ OLMASININ ŞARTLARI
9- Bir kimsenin zekat vermekle mükellef olması için bazı şartlar vardır. Bunları kaydediyoruz.
1. Zekat verecek kimse: Müslüman, hür, akıllı, büluğ çağına ermiş olmalıdır. Bundan dolayı
gayrimüslimlere, köle ve câriyelere, delilere, çocuklara zekat farz değildir. Şöyle ki, bir gayr-ı müslim
zekat ile mü-kellef değildir. Hatta bir müslüman “Neuzü billah” bir müddet dinden çıkıp daha sonra
tövbe edip istiğfar etse, dinden çıktığı zamanlarda kendisine zekat farz olmayacağı gibi, dinden
çıkmasından evvelki za-mana âit zekat borçları da düşmüş olur.
Çünkü müslüman olmak, zekatın farz olmasında şart olduğu gibi devamında da şarttır. Kölelerle
cariyelere gelince, onlar esasen bir şeye sahip olamayacakları için zekat vermeye ehil değildirler, hatta
ticarete izinli olmuş olsalar bile.
Delilere gelince, bunlarda iki hal düşünülebilir. Birincisi: Çocuk-luktan beri deli olmaktır.
Bunların bu hali devam ettikçe, kendileri ze-kat ile mükellef olmazlar. Fakat bunlar büluğ çağına
erdikten sonra iyileşip düzelecek olsalar, bu iyileşmeleri tarihinden itibaren zekat ile mükellef olurlar.
İkincisi: Büluğ çağına erdikten sonra bir süre deli olmaktır. Bu halde bunların, delilikleri bütün bir sene
devam ederse, bu sene için kendilerine zekat farz olmaz. Çünkü bu halde kendilerinden mükellef olma
durumu düşer. Fakat bu sene içinde bir süre, mesela bir iki gün iyileşip düzelseler, üzerlerine zekat
lazım gelir.
Bu mesele, İmam Muhammed’e göredir. İmam Ebu Yusuf’a göre senenin ekserisinde iyileşip
düzelmedikçe, o senenin zekatı icap etmez.
Baygınlık hali ise, zekat ile mükellef olmaya mani değildir.
Çocuklara gelince, bunlar da akıllı olarak büluğ çağına ermedikçe zekat ile mükellef bulunmazlar.
Bu sebeple bunların mallarından veli-leri zekat veremez. Bunların zekatları büluğ çağına erdikleri
tarihten itibaren başlar, bir sene sonunda edası vacip olur.
(İmam Şafii’ye göre çocuklar ile delilerin mallarından da zekat la-zım gelir, bunu mallarından
velileri edâ eder. Çünkü zekat mala yönelik bir haktır, vazifedir. Bu mükellefiyet eksikliği (çocuklukdelilik),
bu hakkın farz olmasına mani olmaz. Öşürde olduğu gibi. Bizce zekat, mali bir ibadettir.
Bunlar ise, ibadetle mükellef değildirler.)
2. Zekat verecek kimse, temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka nisap miktarı veya daha fazla
bir mala sahip bulunmalıdır. Bu yüzden bu kadar malı olmayan kimseye zekat farz olmaz.
“Nisap”, dinimizin bir şey hakkındaki temel bir ölçü, alamet tayin etmiş olduğu miktardır. Şöyle
ki, zekat hususunda altının nisabı yirmi miskal, gümüşün nisabı iki yüz dirhem, koyun ile keçinin nisabı
kırk, sığır ile mandanın nisabı otuz, devenin nisabı da beştir.
Temel ihtiyaçlardan maksat da, oturulacak ev ile eve lüzumlu eşyadan ve kışlık, yazlık elbise ile
lüzumlu silahtan, âletten, kitaptan ve binek hayvanı (araba) ile hizmetçi, köle veya cariyeden ve bir
aylık -sahih görülen diğer bir görüşe göre bir senelik- nafakaya mahsus erzaktan ibarettir. Borç karşılığı elde bulunan nakitler de bu hükümdedir.
3. Zekatın farz olması için mal, hakikaten veya hükmen nâmi-artıcı bulunmalıdır. Bu bakımdan
nami olmayan mallardan zekat lazım gelmez. Hatta nisap miktarından fazla olsa, bile.
“Hakikaten nema” ticaret yolu ile doğurma veya üreme ile olur. Ticarette kullanılan herhangi bir
eşya ve hayvan zekata tabi olduğu gibi dölünü veya sütünü almak için kırlarda otlatılan ve saime adını
alan hayvanlar da zekata tabidir. Nitekim ileride bildirilecektir.
“Hükmen nema” da çoğaltmaya arttırmaya mümkün olan ile meydana gelir ki, bu sahibinin veya
vekilinin elinde bulunan altın ile gümüşe mahsustur. Altın ile gümüşün maddeleriyle ihtiyaçlar giderilemez.
Bilakis bunlar ticarette kullanılmak, malların değiştirilmesine vasıta olmak yolu ile ihtiyaçları
karşılar, bu yönü ile bunlar yaratılış bakımından artmaya, ticarete mahsustur. Bu yüzden elde bulunan
altın veya gümüş nakitler, külçeler zinet takımları kendileri ile ticarete niyet edilmese de veya bunlar
nafakaya ev satın alınmasına harcanmak üzere saklanılmış olsa da, nisap miktarına ulaşınca, zekata tabi
olurlar.
4. Zekatın farz olması için tam bir mülk bulunmalı, yani bir malda mülkiyet ile vaz’iyed -elde
bulundurma- aynı anda bulunmalıdır.
Bu sebeple bir kadın mehrini eline almadıkça bundan dolayı zekat ile mükellef olmaz. Çünkü o
mehre sahip ise de, henüz eline geçmiş değildir.
Yine böylece elinde rehin mal bulunan bir kimseye bu rehinden dolayı zekat lazım gelmez. Zira
bu borca karşılıktır. Bunda sahibinin elinde bulundurma durumu mevcut değildir.
Yine böylece, borçlu olan kimse, borcuna karşılık olan bir malın-dan dolayı zekat ile mükellef
olmaz. Çünkü bu mal elinde bulunmuş olsa da, mülkiyeti yok demektir.
Satın alınıp da henüz teslim alınmamış bir mal ise, teslim alınmış hükmünde olarak zekata tabidir.
Bu nisaba dahil olup bundan sahih olan görüşe göre zekat vermek lazım gelir.
Yolculukta bulunan kimse de malının zekatını vermekle mükel-leftir. Çünkü o malını bilfiil
elinde bulundurmuyorsa da, o malı vekili vasıtasıyla kullanmaya gücü yeter.
5. Zekatın farz olması için bir mal üzerinden tam bir sene geçmiş bulunmalıdır ki, buna (havli
hevelan) denir. Çünkü bu müddet içinde nema = artmak ziyadeleşmek gerçekleşir. Üreme meydana
gelir mev-simler ihtiyaçlar fiyatlar değişir.
Şöyle ki, en az nisap miktarı artmaya elverişli bir mal üzerinden tam bir kameri (hicri) sene geçip
sene son bulmadıkça zekat lazım gelmez. Nisap miktarı hem senenin evvelinde, hem de sonunda bulunmalıdır.
Bu miktarın sene içerisinde eksilmesi, zekatın farz olmasına engel olmaz. Bilakis sene içinde
artan mal da sene sonunda diğer mal ile beraber zekata tabi olur.
Mesela bir kimsenin (1364) senesi başlangıcında temel ihtiyaçla-rından fazla iki yüz dirhem
gümüş miktarı artmaya elverişli bir malı olup bu mal sene sonuna kadar devam etse, bundan beş dirhem
zekat lazım gelir. Bu mal sene ortasında yüz dirhem miktarına indiği halde sene sonunda yine iki yüz
dirhem miktarına çıkmış bulunsa yine beş dirhem zekat vermek icap eder.
Sene başında en az iki yüz dirhem miktarı iken sene arasında ka-zanç hibe veya miras gibi bir
sebeple dört yüz dirhem miktarına çıkıp sene sonuna kadar devam etse, on dirhem zekat vermek
gerekir. Fakat böyle bir mal sene başında mesela yüz doksan dirhem miktarı iken sene sonunda iki yüz,
üç yüz dirhem miktarına çıkmış bulunsa veyahut sene başında iki yüz üç yüz dirhem miktarı iken sene
sonunda yüz doksan dokuz dirhem miktarına düşse, zekat lazım gelmez. Bilakis iki yüz dirhem miktarı
olduğu günden itibaren başlayacak bir senelik müddet sonunda yine aynı miktarda veya daha fazla
bulunacak olursa, zekatı lazım gelir.
İmam Züfer’e göre nisap miktarı senenin başından sonuna kadar tamam bulunmalıdır.
İmam Şafii’ye göre de yılın ekseriyetini merada otlayarak geçiren hayvanlarda hüküm böyledir.
Fakat ticaret mallarında nisabın yalnız sene sonunda tam bulunması lazımdır. Sene başında veya
içerisinde noksan olması, zekatın farz olmasına mani olmaz.
10- Zekata tabi bir mal üzerinden bir sene geçtikten sonra artacak olsa, bu artan kısmı arttığı
günden itibaren bir sene geçmedikçe zekata tabi olmaz.
Mesela 1363 senesi başında üç yüz lira miktarında bulunan bir ticaret malı, 1363 senesi sonunda
yine üç yüz lira miktarı olup da 1364 senesi başında üç yüz elli lira miktarına yükselse, bu elli lira miktarı zekat için üç yüz liraya eklenmez. Bunun için ayrıca bir sene geçmesi lazım gelir.
ZEKATIN SAHİH OLMASININ ŞARTLARI
11- Verilen bir zekatın sahih olması için zekat niyeti ile beraber verilmiş olması şarttır. Bu esas
üzerine şu meseleler ortaya çıkar.
1. Zekatı fakire verirken veya zekat için bir mal ayırırken bunun zekat olduğuna kalben niyet edilmesi
lazımdır. Dil ile söylenmesi lazım değildir. Hatta bir malı fakire zekat niyetiyle verirken bunun bir hibe
veya bir borç olarak verildiğini söylemek bile zekat olmasına mani değildir.
2. Bir mal fakire niyetsiz olarak verildiği takdirde bakılır: Eğer henüz fakirin elinde mevcut ise,
zekata niyet edilmesi caizdir. Fakat elinden çıkmış ise, niyet edilmesi geçerli olmaz.
Aynı şekilde bir şahıs bir kimsenin malından onun adına zekatını vermekle o kimse buna izin
verse bakılır: Eğer o mal fakirin yanında mevcut ise, bu zekat sahih olur mevcut değilse olmaz.
3. Zekatta vekilin niyeti değil, müvekkilin niyeti muteberdir.
Bundan dolayı bir kimse zekatını vermek için birini vekil tayin etse, zekat olarak vereceği malı
teslim ettiği zaman veya o malı vekilin fakire vereceği zaman zekata niyet etmesi icap eder. Vekilin
niyeti yeterli olmaz. Bu vekil, bir müslüman olacağı gibi, bir gayrimüslim vatandaş da olabilir.
4. Zekat vermek niyetinde olan bir kimse, bunun için bir mal ayır-maksızın fakirlere vakit vakit
bir şeyler verdiği halde hatırına niyet gel-mese, bunlar zekatına sayılamaz. Fakat fakire böyle bir mal
verirken “bunu niçin veriyorsun?” gibi bir suale, düşünmeksizin hemen “zekat olarak veriyorum”
diyebilecek bir halde bulunursa, bu niyet mesabe-sinde olur.
5. Bir kimse, fakirlere bir müddet sadaka verdikten sonra “Şu müddet içinde sadaka olarak
verdiğim şeylerin zekatımdan olmasına niyet etim” demesi geçerli olmaz.
6. Bir kimse elinde bulunan bir malı zekata niyet etmeksizin büsbütün sadaka olarak verse, bunun
zekatı kendisinden düşmüş olur. Gerek nafile sadakaya niyet etmiş olsun ve gerek olmasın müsavidir.
Fakat bununla bir adağa veya başka vacip bir vazifeye niyet etmiş olursa, bu mal, o niyete göre verilmiş
olur, bu mala isabet eden zekat miktarını ayrıca borçlu olup ödemek icap eder.
7. Bir kimse, zekatı icap eden bir malın bir miktarını bir fakire hibe etse, bu miktara isabet eden
zekat, kendisinden düşer.
Mesela bir zengin, bir fakirin zimmetinde olan on bin kuruş alaca-ğını bu fakire bağışlasa, yalnız
bu on bin kuruşa ait zekatını vermiş olur. Bu hususta zekata niyet edip etmemesi müsavidir. Bu on bin
kuruşu diğer mallarının zekatına sayamaz.
Yine böylece, fakir olmayan bir borçluya böyle bir mal bağış-lansa, bununla ne o malın, ne de
başka mallarının zekatı verilmiş olmaz. -En sahih olan görüşe göre- bu bağışlanan mala isabet eden
zekatın da ayrıca verilmesi lazım gelir.
ZEKATA TABİ OLAN MALLAR
12- Mallar, “gizli-saklı mallar” ve “aşikare mallar” adıyla iki kısımdır. Nakit paralar ile evlerde,
mağazalarda bulunan ticaret malları, gizli-saklı mallardır. Yılın ekseriyetini merada otlayarak geçiren
hay-vanlar ile bir kısım arazi mahsülleri ve madenler, yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan
ticaret malları ile nakit paralar da aşikare mal-lardandır. Bunların hepsi de birer muayyen nisbette
zekata tabidir.
13- Gizli-saklı malların zekatlarını vermek, sahiplerinin dindarlı-ğına havale edilmiştir. Bunlar,
bu malların zekatlarını diledikleri fakir-lere, muhtaçlara bizzat verebilirler.
Aşikare malların zekatlarını, muayyen nisbetteki vergilerini ise, veliyyü'l-emir, hususi memurlar
vasıtasıyla tahsil ederek dinen muay-yen yerlere sarf eder. Bu memurlara “amil”, “sai”, “aşir” gibi adlar
verilmiştir.
14- Vaktiyle tüccarları yol kesicilerden, vesaireden korumak ve karşılığında bir kısım zekatlarını
almak için münasip yerlerde “aşir” adı ile bir takım memurlar tayin edilmiş bulunuyordu. Bu memurlar, müslü-manların nisap miktarına ulaşan ve üzerlerinden birer sene geçmiş bulunan ticaret mallarından
ve üzerlerinde bulunan paralardan kırkta bir nisbetinde zekat tahsil ederlerdi. Ancak bu malların
sahipleri bunların zekatlarını daha yola çıkmadan bulundukları beldede vermiş olduklarını veya
bunların karşılığında borçlu olduklarını veya bu malların ticaret malı olmadığını veya zekatlarının
başka bir aşir tarafından alınmış olduğunu iddia ederlerse, o halde bu iddianın aksi ortaya çıkmadıkça
zekatları alınmazdı.
Bu memurlar, tüccarların yanlarında bulunup çabuk bozulacak sebzeler, yaş hurmalar, yaş
üzümler gibi şeylerden de zekat almazlardı. Hatta bunların kıymetleri nisap miktarından fazla olsa bile.
Zamanımızda tüccarlar, İslam gümrüklerinde ticaret malları için verdikleri vergileri bu malların
zekatına sayabilirler
ZEKATA TABİ OLMAYAN MALLAR
15- Bir insanın gerek kendi şahsının ve gerek nafakalarıyla mü-kellef olduğu kimselerin
ihtiyaçlarını karşılayan, bu yönüyle “temel ih-tiyaçlar” adını alan şeylerden zekat lazım gelmez.
Oturulan evler ve bu evlerin lüzumlu eşyası, giyinmeye, kuşanmaya mahsus lüzumlu elbi-seler, silahlar,
binmeye mahsus hayvanlar (arabalar), hizmete mahsus köleler, cariyeler, bir aylık veya bir senelik taam = yenilecek ve içilecek şeyler, ilim sahiplerinin birer ciltten veya takımdan ibaret olan kitapları, sanat erbabının birer takım aletleri temel ihtiyaçlardan sayılır.
Bu sebeple bunlara sahip olanlar, zengin, nisaba sahip sayılmazlar.
16- Ticaret için olmayan fazla ev eşyasından, kitaplardan sanat aletlerinden, fazla elbiseden, fazla
yenilecek ve içilecek şeylerden, altın ve gümüşten olmayan ziynet takımlarından, yakut, zümrüt, inci, elmas
gibi ziynet eşyalarından dolayı da zekat lazım gelmez. Çünkü bunlar, artıcı değildir. Şu kadar var ki, bunlar,
temel ihtiyaçlardan hariç olup kıymetleri en az nisap miktarına ulaşınca sahipleri zengin sayılır. Bundan
dolayı zekat ile mükellef olmazlarsa da, fıtır sadakası ile ve kurban ile mükellef olurlar. Kendilerinin zekat,
sadaka almaları caiz olmaz.
17- Bir kimsenin sahip olduğu halde kendilerinden faydalanması mümkün olmayan, başka bir
ifade ile; elinden çıkıp büyük ihtimalle bir daha eline girmeleri umulmayan mallarından zekat lazım
gelmez. Bu gibi mallara “mali zımar” denir. Bunlar, bu halde çoğalıcı sayılmaya-cakları yönüyle zekata
tabi olmazlar. İsbatı mümkün olmayıp inkar edi-len alacak paralar, gasp ve devletçe el konulup geri
alınması umulma-yan mallar, denize düşüp çıkarılması mümkün görülmeyen mallar, kırda gömülüp
yerleri unutulmuş nakitler, kaybolmuş diğer mallar bu kısım-dandır. Bunlardan dolayı -elden çıkmış
oldukları müddetçe, istifade etmek mümkün olmadığından- zekat lazım gelmezse de tekrar elde edilince
bakılır, nisap miktarına ulaşmış ve zekata tabi mallardan ise, elde edildikleri tarihten itibaren bir sene
sona erince, zekatları lazım gelir.
Mesela senelerce inkar edilip delil ile ispatı mümkün bulunmayan şu kadar bin kuruştan ibaret bir
alacaktan dolayı, bu seneler için zekat lazım gelmez. Fakat daha sonra ikrar ile veya delil ile sabit olup
tahsil edilse, bu ispat anından itibaren zekata tabi olup aradan bir sene geçince zekatı lazım gelir. Ancak
sahibinin zekata tabi başka malı da bulunursa, o takdirde bunların zekatı ile beraber o elde edilen
malların da zekatını vermek icap eder, bir sene geçmesi beklenilmez.
(İmam Züfer ile İmam Şafii’ye göre bu gibi malların geçmiş seneleri için de zekat lazım gelir.
Çünkü mülkiyet mevcuttur.)
18- İnsanlar tarafından istenilecek herhangi bir borca karşılık olacak bir mal, nakit olsun, yılın
ekseriyetini merada otlayarak geçiren hayvan veya ticaret malı olsun, zekata tabi olmaz. Ödünç alınmış
paralar, telef edilmiş şeylerin bedeli, kadınlara verilecek mehir paraları, geçmiş senelere ait zekat
paraları bu borç kısmındandır. Bu yüzden bir kimsenin temel ihtiyaçlarından başka elinde nisap miktarı
nakitleri veya ticaret eşyası bulunduğu halde bu miktarda borcu bulunsa, kendisine zekat farz olmaz.
19- Bir kimsenin nisaptan fazla malı olduğu halde bir miktar da borcu bulunsa bakılır: Eğer bu
maldan borcu çıktıktan sonra nisaptan noksan olmamak üzere bir şey kalırsa, yalnız bu şeyin zekatı
lazım gelir. Fakat nisap miktarından, yani iki yüz dirhem gümüş kıymetinden az bir şey kalırsa, bundan
da zekat lazım gelmez.
20- Bir kimsenin mesela yüz lira fazla parası olduğu halde geçmiş senelerden üzerinde kalmış yüz
lira da zekattan borcu bulunsa kendisine bu yüz lira için ayrıca bir zekat lazım gelmez. Fakat zekattan
borcu mesela kırk lira olsa, geri kalan mevcut altmış liranın zekatı lazım gelir.
Zekat gerçekte ALLAH’a ait yani umumun menfaati ile ilgili hak-lardandır. Fakat verilmediği
takdirde veliyyül-emir tarafından istenilip zekat verilen yerlere harcanabilir. Bu yönüyle bu da insanlar
tarafından istenilecek borçlardan sayılır. Adaktan, keffaretten, fıtır sadakasından, farz olan hacdan
dolayı olan borçlar ise, böyle değildir. Bunlar insanlar tarafından istenilemez. Bu sebeple bunların
bulunması, eldeki mevcut malların zekata tabi olmasına mani olamaz.
(İmam Şafii’ye göre nisap miktarı artıcı bir mala sahip olan, bunun karşılığında borcu olsa da,
zekat ile mükellef olur. Çünkü zekatın farz olması nisap miktarı olan artıcı mal sebebiyledir. Bu borçlu
ise, buna sahiptir. Hür bir kimsenin borcu ise, zimmetine taalluk eder, hemen elindeki mala taalluk
etmez. Bunun içindir ki bu malda tasarrufu caizdir. Borç ile zekat ise, başka başka haklardır. Birinin
varlığı, diğeri-nin farz olmasına mani olmaz.)
Bizce borçlu fakirdir, nisap miktarı fazla malı yok ise, kendisine zekat verilmesi bile caizdir.
Zekat ise, zengine farzdır.
21- İnsanlar tarafından istenilecek bir borcun zekata mani olması hususunda bu borcun
nakitlerden veya diğer eşyadan olması müsavi olduğu gibi, vadesi dolmuş olup olmaması da müsavidir.
Şu kadar var ki, bu borç zekatın farz olmasından evvel zimmete taalluk etmiş bulun-malıdır. Yoksa bir
malın zekatının verilmesi farz olduktan sonra zim-mete sonradan gelecek bir borç, bu zekatın
düşmesine sebep olamaz.
Sene içinde zimmete gerekli olan bir borç ise, İmam Ebu Yusuf’a göre zekatın farz olmasına mani
olmazsa da, İmam Muhammed’e göre mani olur.
22- Bir borca kefil olan kimsenin malından da kefil olduğu borca denk olan miktar hakkında zekat
lazım gelmez. Bu kefalet borçlunun emriyle olsun olmasın, müsavidir. Çünkü kefil de borçlu demektir.
23- Bir borç herhangi bir şekilde düşünce ona denk olan malın ze-katı için sene başlangıcı, bu
düşme tarihinden başlar. Mesela bir kimse-nin temel ihtiyaçlarından başka nisap miktarı artıcı bir malı
bulunduğu gibi o kadar da borcu bulunsa, kendisine zekat lazım gelmez. Fakat bu borç kendisine
bağışlansa, bu bağışlama tarihinden itibaren bir sene geçince bu nisap miktarının zekatı icap eder.
Bu mesele, İmam-ı A’zam’a göredir. İmam Muhammed’e göre bu halde, o malın üzerinden bir
sene geçmiş olunca zekat lazım gelir.Hatta borcun düşmesinden itibaren henüz bir sene geçmiş olmasa
bile.
24- Muhtelif nisaplara sahip olan, yani hem nisap miktarı nakitleri, hem ticaret eşyası hem de
yılın ekseriyeti merada otlayarak geçiren muhtelif cins hayvanları bulunan bir kimsenin bir miktar da
borcu bulunsa, bu borcuna temel ihtiyaçlardan olan bir malı, mesela, oturduğu evi karşılık tutulamaz.
Bilakis zekata tabi mallarından diledi-ğini karşılık tutup, diğerlerinin zekatını verir. Ancak bu
mallardan bazı-sının zekatı, veliyyül-emir tarafından tahsil edilecek olursa, o takdirde borcuna evvela
nakitleri karşılık tutulur, nakitleri yeterli olmazsa ticaret eşyası da karşılık tutulur, bu da yeterli
olmazsa, zekatı nisbeten az olan hayvanları da karşılık tutmak lazım gelir. Nisap miktarı veya fazla bir
şey kalırsa yalnız onun zekatını verir.
25- Ticaret için değil, yalnız kira bedellerini almak üzere elde bu-lunan evlerden, dükkanlardan
ve diğer gelir getiren gayrimenkullerden ve kaplar ile aletlerden, makineler ile nakil vasıtalarından
zekat lazım gelmez. Bilakis bunların kiralarından toplanan paralar, nisap miktarı olup karşılıklarında
borç bulunmadığı ve üzerlerinden tam bir sene geçtiği veya zekatı verilecek diğer nakitler ve mallara
ilave edildiği takdirde zekata tabi olurlar.
26- Ticaret için olmayan atlar, İmameyn’e göre yılın ekseriyeti merada otlasınlar otlamasınlar,
dişileri ile erkekleri karışık bulunsun bulunmasın, zekata tâbi değildirler. Fetva da bu şekildedir. Fakat
İmam-ı A’zam ile İmam Züfer'e göre yılın ekseriyeti merada otlamış olup dişileri ile erkekleri karışık
bulunan yük taşımaya ve binmeye alış-tırılmamış at cinsi zekata tâbidir. Bunlarda nisap aranılmaz.
Sahibi kıymetlerinin kırkta birini zekat olarak verir. Bir görüşe göre de her at başına bir dinar veya on
dirhem gümüş verir.Vaktiyle bir dinar altın, on dirhem gümüşe denk bulunurdu. Bu zekatı
veliyyül’emir tahsil etmez. Bilakis sahibi dilediği fakire verebilir.
27- Ticaret için olmayan sade erkek atlar, yılın ekseriyeti merada otlasınlar otlamasınlar, İmam-ı
Azam'a göre de zekata tabi değildirler. Fakat yılın ekseriyeti merada otlayan sade kısraklar için İmam-ı
Azam'a göre zekat icap eder. Çünkü bunlara kaçak erkek atların karışmış olması muhtemeldir. Bununla
beraber bu hususta İmam-ı Azam'dan başka bir görüş de rivayet edilmiştir.
28- Merkep, katır, av için eğitilmiş köpek ve pars ticaret için ol-mayınca zekata tabi olmazlar.
Hatta yılın ekseriyetini merada otlamış olsalar bile. Çünkü bunların yılın ekseriyeti merada otlamış
olmaları nadirdir, nadire ise, itibar olunmaz.
29- Yük ve çift hayvanları ve kesilip etleri yenmek için veya da-mızlık için ahırlarda veya
kırlarda beslenilen hayvanlar ve en az altı ay ahırlarda alaf ile beslenilen “alufe” adını alan hayvanlar
zekata tabi değildirler.
(İmam Malik’e göre bunlar da zekata tabidirler. Çünkü zekat, mülk ve mal olmak itibariyledir ve
bunların bir şükranesidir, bunlarda da bir mülk ve mal olmak vardır.)
30- Haram mal için zekat verilemez. Böyle haram bir mal, sahibi mevcut ise, ona iade edilir.
Değilse, fakirlere sadaka olarak verilmesi lazım gelir. Fakat haram bir mal, helal bir mala karışmış
bulunup da aralarını ayırmak mümkün olmasa, hepsinin zekatını vermek icap eder.
31- Zekat zimmete değil, malın bizzat kendisine taalluk eder. Bu yüzden bir mal, zekatının
verilmesi farz olduktan sonra helak olsa, ze-katı düşer. Fakat tüketilirse, mesela başkasına bağışlanır
veya onunla oturulacak bir ev alınırsa, zekatı düşmez, bunu ödemek lazım gelir.
32- Zekat için ayrılmış olan bir mal, zayi olsa, zekat düşmez. Fakat zekat için ayrılan bir mal
fakire verilmeden sahibi vefat etse, varislerine miras olarak kalır.
33- Zekattan borcu olan kimse ölünce bu borcu vasiyet etmemiş ise, geriye bıraktığı mal
varlığından alınamaz. Artık malı varislerine intikal etmiş olur. Varislerinden ehil olanlar isterlerse bunu
kendi hisse-lerinden teberru ederek verebilirler.
34- Birden fazla kimselerin zekatlarını fakirlere vermeye vekil olan şahsın, bunlardan aldığı zekat
mallarını birbirine karıştırmaksızın fakirlere vermesi lazım gelir. Karıştırdıktan sonra verirse, kendi
adına sadaka vermiş olur. O zekat mallarını ayrıca ödemesi icap eder.

İSLAM İLMİHALİ, ZEKAT BAHSİ SON

İSLAM İLMİHALİ ZEKAT BAHSİ SON
İÇİNDEKİLER
EHLÎ HAYVANLARA AİT ZEKATLAR
TiCARET MALLARININ ZEKATLARI
ALTIN İLE GÜMÜŞÜN ZEKATI
KAĞIT PARALAR İLE BANKNOTLARIN ZEKATI
ALACAKLARIN ZEKATI
ARAZİ MAHSULLERİNİN ZEKATI
MADENLERİN VE DEFİNELERİN ZEKATI
ZEKATI ÖDEME YOLLARI
ZEKATIN VERİLECEĞİ YERLER
KENDİLERİNE ZEKAT VERİLMESİ CAİZ OLUP OLMAYANLAR
FITIR SADAKASI (FİTRE)
EHLÎ HAYVANLARA AİT ZEKATLAR
35- Ehli hayvanlar koyun ile keçiden, sığır ile mandadan ve at ile deveden ibaret olmak üzere
başlıca altı cinstir. Bunlardan senenin yarısından fazla bir müddetle serbest meralarda, kırlarda sadece
sütleri alınmak veya üremeleri veya semizlenmeleri temin edilmek maksadıyla otlayıp duranlara
“sâime” denir, çoğulu sevaim’dir.
Meralarda, kırlarda bu maksatla altı ay kadar otlayan hayvanlar sâime sayılmadığı için zekata tabi
olmazlar. Aynı şekilde sadece binil-mek veya yük taşıtılmak veya kesilip etleri alınmak için meralarda
az-çok bir müddetle otlatılan hayvanlar da zekata tabi değildir. Ticaret için olan hayvanların hükmü ise,
aşağıda yazılıdır.
36- Sâime denilen hayvanlardan cinslerine göre senede bir defa birer muayyen zekat alınır. Şöyle
ki:
1- Koyunlar ile keçilerin zekatı
Sâime olan koyunlar ile keçilerin nisabı kırktır. Kırktan noksan ise, zekatı yoktur. Kırk koyun için
ise, bir koyun zekat verilir. Kırktan sonra yüz yirmi bir koyuna kadar bağışlanmıştır. Yani, bunlar
zekata tabi değildir. Yüz yirmi bir koyundan iki yüz bir koyuna kadar zekat olarak iki koyun, iki yüz bir
koyundan dört yüz koyuna kadar üç koyun, tam dört yüz koyun için de dört koyun zekat verilir. Sonra
her yüzde bir koyun daha verilir. Aradaki miktar bağışlanmıştır, zekata tabi değildir. Verilecek zekat
koyunu, bir yaşını doldurmuş olmalıdır, en sahih olan görüş budur.
Keçi de koyun gibidir, bunlar bir cins sayılır, bunlar nisabı ta-mamlamak için birbirine ilave
edilir. Mesela otuz koyun ile on keçiden, bir koyun lazım gelir. Bunların erkekleri ile dişileri müsavidir.
Zekat için verilecek koyun, erkek de dişi de olabilir.
Koyunlar ile keçilerden hangisi daha fazla ise, zekatın ondan ve-rilmesi örf-âdet olmuştur.
Müsavi ise, mal sahibi serbesttir, dile-diğinden zekatını verebilir. Fakat bunlar yalnız koyundan yahut
yalnız keçiden ibaret bulunsa, zekatlarını edâ hususunda birbirinin yerine geçerli olamaz. Bundan
dolayı koyun yerine keçi veya keçi yerine koyun verilemez.
2- Sığırlar ile mandaların zekatı
Sâime olan sığır hayvanlarının nisabı otuzdur. Bundan azı için ze-kat icap etmez. Otuz sığırdan
kırk sığıra kadar zekat olarak iki yaşına girmiş erkek veya dişi bir buzağı verilir. Kırk sığırdan altmış
sığıra ka-dar üç yaşına girmiş erkek veya dişi bir dana verilir. Altmış sığırdan ise, birer yaşını bitirmiş
iki buzağı verilir. Sonra her otuzda bir buzağı, ve her kırkta bir dana hesabı üzere zekat verilir.
Mesela yetmiş sığır için bir buzağı ile bir dana zekat verileceği gibi seksen sığır için de iki dana
ve doksan sığır için de üç buzağı, yüz sığır için bir dana ile iki buzağı ve yüz on sığır için de bir buzağı
ile iki dana verilir. Yüz yirmi sığır için de dört buzağı veya üç dana vermek hususunda sahibi serbesttir.
Çünkü bunda dört otuz, üç de kırk vardır. Daha çok sayılar içinde bu şekilde işlem yapılır.
Zekat hususunda sığır ile manda arasında fark yoktur. Bunlar bir cins sayılır, bunlar karışık
olduğu takdirde birbirine ilâve edilir. Meselâ yirmi sığır ile on manda bulunsa, bunlar için iki yaşına
girmiş bir buzağı zekât verilir. Bu iki cinsten hangisi daha fazla ise, zekatları o cinsten verilir. Müsavi
oldukları takdirde zekat, değeri daha az olan cin-sin en iyisinden veya değeri daha yüksek olan cinsin
en düşüğünden verilir. Mesela sığırlar değer bakımından daha düşükse, zekat oların en iyi olan
buzağılardan verilir, bu şekilde bir denge temin edilmiş olur.
3- Develerin Zekatı
Sâime olan develerin nisabı beştir. Beşten aşağısı için zekat lazım gelmez. Birer yaşlarını bitirmiş
beş deve için bir koyun verilir. Fazlası ona kadar muaftır. On deveden yirmi beş deveye kadar, her beşte
bir koyun verilmesi icap eder. Tam yirmi beş deve için de iki yaşına girmiş bir dişi deve yavrusu verilir.
Otuz beş deveye kadar başka bir şey verilmez. Tam otuz altı deveden kırk beşe kadar da üç yaşına
girmiş bir dişi deve verilir. Kırk altı deveden altmışa kadar da dört yaşına girmiş bir dişi deve verilir.
Tam altmış bir deveden yetmiş beş deveye kadar da beş yaşına ayak basmış bir dişi deve verilir.
Yetmiş altı deveden doksana kadar da üçer yaşına girmiş iki dişi deve vermek icap eder. Tam doksan
birden yüz yirmiye kadar da dört yaşına girmiş iki dişi deve verilir. Yüz yirmi deveden yüz kırk beşe
kadar da böyle dört yaşında iki deve ile beraber her beş devede de bir koyun verilir. Yüz kırk beş
deveden itibaren de tafsilatlı fıkıh kitaplarımızda beyan olunduğu nisbette zekat vermek lazım gelir.
Zekat hususunda develerin erkekleri ile dişileri, karışık bulunup bulunmamaları ve Arap, Acem
develeri müsavidir. Şu kadar var ki, zekat için verilecek develerin orta halde dişi olması şarttır. Erkek
deve verildiği takdirde kıymet itibarı ile verilir.
37- Sene başında nisap miktarında bulunan sâime hayvanlarına sene içinde hibe, miras, satın alma
gibi sebeplerle aynı cinsten bir takım sâime hayvanları da katılacak olsa, sene sonunda hepsinin zekatı
birden lazım gelir.
(İmam Şafii’ye göre bu eklenen kısım, nisap miktarına ulaşmış olsun olmasın, mülkiyetine geçme
tarihinden itibaren bir sene geçme-dikçe zekata tabi olmaz.)
38- Sâime hayvanları arasında bulunan kör, zayıf hayvanlar da nisaba dahil olur. Fakat bunlar
zekat olarak verilmez.
39- Sâime bulunup henüz birer yaşını doldurmamış olan kuzular-dan, sığır ve manda ve deve
yavrularından dolayı İmam-ı Azam ile İmam Muhammed’e göre zekat lazım gelmez. Hatta sayıları,
nisap mik-tarından fazla olsa bile. Fakat aralarında kendi cinslerinden büyük hay-vanlar bulunursa,
zekatları lazım gelir.
Mesela sene başından sonuna kadar bir koyun ile otuz dokuz kuzu bulunsa, sene sonunda bu
koyun zekat olarak verilir. Bunlardan bir kuzu verilmesi yeterli olmaz.
Yine böylece yirmi dokuz, otuz sığır yavrusu ile bir tane de sığır bulunsa, bir yaşını bitirmiş bir
buzağı vermek icap eder.
Aynı şekilde dört deve yavrusu ile bir tane de iki veya üç yaşına girmiş deve bulunsa, bir koyun
verilmesi lazım gelir. Şayet sene içinde veya sene çıktıktan sonra bu yaşlı hayvanlar ölecek olsalar, geri kalan kuzular ve yavrular için yine zekat icap etmez.
İmam Ebu Yusuf’a göre böyle yaşlarını daha doldurmamış hay-vanlardan da nisap miktarında
olunca zekat lazım gelir. Mesela kırk kuzu için bir kuzu zekat verilir.
(İmam Şafiî hazretlerinin görüşü de böyledir.)
40- Saimelere mahsus iki nisap arasındaki miktar, ittifakla zekat-tan muaf olduğundan bundan
dolayı zekat lazım gelmediği gibi, bunun helak (zayi) olması da İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf’a
göre zekata tesir etmez. Fakat İmam Muhammed ile İmam Züfer'e göre helak ol-ması halinde zekat da o
nisbette düşer.
Mesela bir kimsenin altmış koyunu bulunsa, bundan kırk koyun için yalnız bir koyun zekat lazım
gelir. Bunlar yüz yirmi bir koyuna ulaşmadıkça, geri kalan yirmi koyun için zekat lazım gelmez, bunlar
zekattan müstesnadır.
Bu bakımdan bu altmış koyundan on veya yirmi koyun telef olsa, yine geri kalan kırk koyun için
İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf’a göre bir koyun zekat verilmesi icab eder. Fakat İmam Muhammed
ile İmam Züfer'e göre böyle altmış koyundan onu veya yirmisi telef olsa, zekat da o nisbette azalır.
Şöyle ki, on koyun telef olunca bir koyunun altıda biri, yirmi koyun telef olunca da bir koyunun altıda
ikisi nisbetinde zekat miktarı azalmış olur.
TiCARET MALLARININ ZEKATLARI
41- Her nevi ticaret malları zekata tabidir. Ticaret malları, uruz denilen mal, kumaş gibi her çeşit
eşyadan olabileceği gibi buğday, arpa, pirinç gibi hububattan, demir, bakır, kalay gibi tartılarak alınıp
satılan-lardan, koyun, deve, at gibi hayvanlardan, ev, han, dükkan gibi gelir getiren gayri menkullerden
de olabilir.
Ticaret için, yani alıp satma için olan gayrımenkullerin kira be-delleri de ticaret malı sayılır. Hatta
ticaret niyeti bulunmasa bile.
42- Sene başında nisaba ulaşan, yani kıymetleri en az iki yüz dirhem gümüş veya yirmi miskal
altın miktarında bulunan ticaret mal-larının zekatı için sene sonundaki kıymetlerine itibar olunur. Bu
kıy-metlere göre zekatları verilir. Ancak bu kıymetler, nisap miktarından aşağıya düşmüş bulunursa, o
halde zekatları lazım gelmez. Sene içeri-sinde artıp eksilmeleri ise, zekata tesir etmez.
Ticaret için olan hayvanlardan da sayılarına, saime olup olmama-ya itibar olunmaz. Her
halükarda kıymetlerine itibar olunur.
43- Ticaret mallarının sene sonundaki kıymetleri, bulundukları yerdeki piyasaya göre takdir
edilir. Bu hususta sahipleri serbesttirler. Bu kıymetleri dilerlerse altın ile ve dilerlerse gümüş ile takdir
ve tayin edebilirler. Fakat bunlardan birine göre nisap miktarında bulunduğu halde diğerine göre
bulunmasa, mesela bir ticaret malının kıymeti iki yüz dirhem gümüşe müsavi olduğu halde yirmi miskal
altına müsavi olmayıp eksik bulunsa, nisap miktarında bulunduğuna göre takdir edilerek, zekatı verilir.
44- Ticaret niyeti, ticaret işi ile beraber olmalıdır. Böyle bir işten soyutlanmış olan bir niyet ile bir
mal, ticaret için olmuş olmaz.
Bu yüzden bir kimse bir malı satın alırken veya satmak için birine verirken ticarete niyet ederse o
mal ticaret için olur. Fakat bir kimse kendisine miras, hibe veya vasiyet gibi bir yol ile intikal eden bir
mal hakkında ticarete niyet etse, sadece bununla o mal ticaret için olmuş olmaz. Bu mesele, İmam
Muhammed’e göredir. Fakat İmam Ebu Yu-suf’a göre bir kimse kendisine hibe veya vasiyet edilen bir
malı ticaret niyetiyle kabul etse, o mal, ticaret için olmuş olur. Çünkü ticaret, mal kazanmak için
yapılan bir akittir. Bir kimsenin kabulü bulunmadıkça mülküne girmeyecek olan bir şey ise, o kabul
ettiği takdirde bir kazancı, bir kesbi olmuş olur. Artık kendisinin bu işine ticaret niyetinin beraber
olması sahih bulunur.
45- Baştan ticaret niyetiyle satın alınmamış olan bir mal, mesela bir takım eşya veya bir miktar
zahire ileride satılmak üzere saklanırsa, bu bir ticaret malı sayılmaz. Bu yüzden bunun üzerinden bir
sene geçmekle zekatı lazım gelmez.
46- Ölçülür, tartılır veya sayılır şeylerden olan bir ticaret malının kıymeti, sene sonundan sonra
artacak veya eksilecek olsa, buna bakılmaz. Bilakis tam sene sonundaki kıymetine bakılır, ona göre zekatı
verilir.
Mesela sene başından sonuna kadar yüz lira kıymetinde bulunan kırk kile (ölçek) lik bir ticaret
zahiresi, sene sonundan sonra yüz yirmi liraya çıksa veya seksen liraya düşse, buna bakılmaz, tam sene
sonun-daki yüz liradan ibaret olan kıymetine itibar olunur.
Bu sebeple zekatı kendi cinsinden kırkta bir nisbetinde verilme-diği takdirde aynı nisbette olarak
yüz liradan verilmesi lazım gelir.
47- Ticaret malları bir sene içinde kendi cinsleriyle veya başka cinslerle değiştirilecek olsa,
“havl” müddeti, yani bir senelik müddeti kesilmiş olmaz. Bilakis yine sene sonunda zekatlarını vermek
icap eder. Nitekim nakitler hakkında da hüküm böyledir.
Mesela bir kimse sene başında en az iki yüz dirhem gümüş kıy-metinde ticaret malı veya bu kadar
nakitleri varken sene ortasında bu-nunla başka bir ticaret malı satın alsa bakılır. Eğer bu mal sene
sonunda yine iki yüz dirhem kıymetinde veya daha fazla bir kıymette ise, zekata tabi olur.
48- Ticaret için olmayan saime hayvanları sene içinde gerek kendi cinsleriyle ve gerek başkası ile
mesela nakitler ile değiştirilecek olsa, sene başından başlayan müddetin hükmü kalmaz, yeniden bir
sene geç-medikçe, zekatı lazım gelmez.
Mesela saime olan kırk koyun sene içinde başkasına verilip yine saime olan kırk koyun veya beş
deve alınacak olsa, bunların alındıkları tarihten itibaren bir sene geçmedikçe zekatları alınamaz. Çünkü
saime-lerden alınacak zekat bizzat kendileri itibarıyladır. Alınan saime ise, bizzat kendileri itibariyle
evvelki saimelerden başkadırlar. Bununla be-raber saimelerde değiştirme, bir gaye değildir. Ticaret
mallarında ise, malın kendisi muteber değildir. Bunlarda muteber olan sade mal olma-sıdır. Bunların
değiştirilmesi ise, esasen istenilmiş olup bu mal olma-sına aykırı değildir.
Şu kadar var ki, bu saime hayvanları, zekatları verilmeden veya verildikten sonra nakitler ile
değiştirilir, sahibinin başkaca da nisap miktarı nakitleri bulunmuş olursa, bu nakitler, birbirine ilave edilir.
Bu nisap miktarı nakitlerin senesi sonunda o bedel olan nakitler de zekata tabi olur. Nisap miktarı ticaret
malı bulunduğu takdirde de hüküm böyledir.
İmam Züfer'e göre bu saime hayvanlar kendi cinsleriyle değiş-tirilirse, müddetin hükmüne mani
olmaz, yine aynı senenin sonunda zekatları lazım gelir.
(İmam Şafiî'nin önceki görüşüne göre de gerek kendi cinsleriyle ve gerek başka cinslerle
değiştirilsin, müddet kesilmiş olmaz).
49- Ticaret için kırlarda, serbest meralarda beslenilen ehli hay-vanlar, saime zekatına değil, diğer
ticaret malları gibi kıymetlerinin kırkta biri nisbetinden zekata tabi olurlar. Ancak daha sonra sadece
sütleri veya dölleri alınmak üzere saime olmalarına niyet edilecek olur-sa, o takdirde saime zekatına
tabi olmaları, saime olmalarına niyet edil-diği günden başlar, bu zekat tam bir sene sonunda lazım gelir.
Serbest meralardan maksat, para ile kira edilmeyip, halkın hay-vanlarını ücretsiz otlatmaya tahsis
edilmiş olan otlak yerlerdir.
ALTIN İLE GÜMÜŞÜN ZEKATI
50- Altın ile gümüş, sikke halinde olsun olmasın ve nafaka gibi, ev gibi, bir ihtiyaca sarf
edilmesine niyet edilmiş olsun olmasın, nisap miktarında olup üzerinden bir sene geçince zekata tabi
olur.
Altının nisabı yirmi miskal, gümüşün nisabı iki yüz dirhemdir. Bir miskal yirmi kırattan, her kırat
da beş arpa miktarından ibarettir. Bir şer’i dirhem ise, on dört kırattır. Bu halde on şer’i dirhem, yedi
miskal ağırlığına müsavidir.
Bir de örfi dirhem vardır ki, on altı kırattır. O halde yirmi miskal, yirmi beş örfi dirheme
müsavidir. Ve iki yüz şer’i dirhem de yüz yetmiş beş örfi dirheme müsavidir.
Bazı fıkıh alimlerine göre zekat ve fıtır sadakası hususunda her beldenin örfi dirhemine itibar
olunması lazım gelir. Buna göre gümüşün nisabı, iki yüz örfi dirhemden ibaret olmuş olur. Bu şekilde
de fetva verilmiştir. Fitre bahsine de müracaat!
51- Yirmi miskal altının zekatı, yarım miskal altın olduğu gibi, iki yüz dirhem gümüşün zekatı da
beş dirhem gümüştür. Yirmi miskalden fazla olan altın dört miskale, ve iki yüz dirhem gümüşten fazla
olan miktar kırk dirheme ulaşmadıkça bu fazla için ayrıca zekat lazım gel-mez. Ancak bu fazla ile
beraber başka bir ticaret malı da bulunursa, ay-rıca zekat lazım gelir. Fakat her ikisinden, yani altın ile
gümüşten fazla olan miktar, kıymetçe dört miskale veya kırk dirheme müsavi olursa, bu fazladan da
zekat lazım gelir.
Bu mesele, İmam-ı Azam’a göredir. İmameyn’e göre ise, böyle küsurların da her halükarda zekatı
icap eder.
Mesela bir kimsenin yalnız iki yüz otuz dokuz dirhem gümüşü bu-lunsa, İmam-ı Azam’a göre
yalnız iki yüz dirhem için beş dirhem zekat lazım gelir, küsur olan otuz dokuz dirhem için zekat lazım
gelmez. Bu küsurlar kırka ulaşmadıkça zekattan muaftır. İmameyn’e göre ise, bunun için de kırkta bir
nisbetinde zekat icap eder.
Yine bu şekilde bir kimsenin yalnız iki yüz yetmiş dirhem gümü-şü bulunsa, İmam-ı Azam’a göre
iki yüz kırk dirhem için altı dirhem zekat vermesi icap eder, geri kalan otuz dirhem için icap etmez.
Fakat İmameyn’e göre bunun için de zekat icap eder.
Altın hakkında da hüküm böyledir.
52- Altın ile gümüşün nisaplarında -kendilerinden zekat verilmesi icap edip etmediğini tayin içinkıymetlerine
değil, ağırlıklarına bakılır. Bunda ittifak vardır.
Bundan dolayı altından yapılmış bir tablanın ağırlığı, nisap mikta-rından az, mesela on dokuz
miskal olduğu halde kıymeti yirmi miskal-den daha fazla bulunsa, icma ile zekata tabi bulunmuş olmaz.
Ancak bununla beraber zekata tabi başka bir mal da bulunup toplamı, nisap miktarına ulaşırsa, o zaman
zekat gerekir.
Yine aynı şekilde, iki yüz adet gümüş dirhemden biri tartı itibarıy-la biraz noksan bulunsa,
zekatları icap etmez. Ancak başka bir zekat malı daha bulunmuş olursa, o takdirde gerekir.
53- Kendilerinde faiz işlemi yürütülemeyen, yani: Şer’an ölçek ve tartı esasına bağlı bulunmayan
mallardan zekat verilmesinde kıymet-lerine itibar olunur, tartılarına, sayılarına itibar olunmaz.
Bundan dolayı üzerine zekat olarak orta halli iki koyun farz olan kimse, bunların kıymetlerini nakit
olarak verebileceği gibi, bu ikisinin kıymetine denk daha iyi bir koyun da vererek zekatını ödeyebilir.
Çünkü koyunlar fiyatça farklı farklıdırlar. Bunlarda faiz işlemi yürütülemez.
Fakat kendisinde faiz işlemi yürütülebilen şeylerde böyle kıymete değil, tartıya itibar olunduğundan,
mesela zekat olarak verilmesi lazım gelen beş kile adi buğday karşılığında dört kile daha iyi buğday
verilemez.
Yine böylece: İki miskal altın yerine, bir miskal ağırlığında olup üzerindeki sanattan dolayı iki
miskal kıymetinde bulunan bir altın verilemez. Çünkü bu halde faiz tahakkuk eder.
Bu mesele İmam-ı Azam ile İmameyne göredir. İmam Züfer'e göre verilebilir. Zira kıymetleri
müsavidir. Faiz ise, ALLAH Teâla ile kul arasında bulunamaz
“Faiz işlemi yürütülebilen mallar için kerahet ve istihsan bahislerine müracaat”
54- Altın veya gümüşten yapılmış olan ziynet takımları, süs eşya-ları, tablolar ve diğerleri içinde
nisap miktarında olunca, zekat lazım gelir. Bu zekat, kendi cinslerinden olmayan bir mal ile ödeneceği
tak-dirde ağırlıklarına değil, kıymetlerine itibar olunur. Bunda da ittifak vardır. Fakat kendi cinsleriyle
ödeneceği takdirde İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf’a göre ağırlıklarına, İmam Züfer’e göre
kıymetlerine, İmam Muhammed’e göre de bunlardan fakirlere daha faydalı olanına itibar olunur.
Mesela yirmi miskal ağırlığında bulunan bir altın bilezik, kendi-sindeki sanat itibari ile yirmi beş
miskal kıymetinde bulunsa, bakılır: Eğer zekatı başka cinsten, mesela gümüşten verilecek ise, ağırlığı
olan yirmi miskale göre değil, kıymeti olan yirmi beş miskale göre verilmesi icap eder. Fakat kendi
cinsi olan altından verilecek olsa, İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf’a göre ağırlığına nazaran yirmi
miskal altına göre verilmesi yeterli olur. İmam Muhammed ile İmam Züfer’e göre ise, bu yeterli olmaz.
Bilakis kıymetine nazaran beş miskalin zekatının da ayrıca verilmesi lazım gelir.
Yine böylece iki yüz dirhem halis gümüş için dört dirhem halis gümüş kıymetinde olan beş dirhem
ayarı düşük gümüş verilse bu İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf’a göre yeterli olur. Çünkü ağırlık itibarıyla iste-nilen miktara müsavidir. Fakat İmam Züfer ile İmam Muhammed’e göre yeterli olmaz. Çünkü kıymet
itibarıyla istenilen miktardan aşağıdır.
Bilakis iki yüz dirhem ayarı düşük gümüş için beş dirhem ayarı düşük gümüş kıymetinde dört
dirhem halis gümüş verilse bu, İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf’a göre yeterli olmaz. Zira ağırlık
itibarıyla noksandır. Fakat İmam Züfer’e göre yeterli olur, çünkü kıymetçe müsavidir. Hak Teâlâ ile
kulu arasında faiz düşünülemez.
55- Altın ile gümüşün ve ticaret mallarının nisabında bunların bir cinsten bulunmaları şart
değildir.
Bu yüzden bir kimsenin bir miktar altın ile gümüşü, bir miktar da ticaret malı bulunup da toplamının
kıymeti bir nisap miktarına, yani iki yüz dirhem gümüşe denk bulunsa, kırkta bir nisbetinde zekatları lazım
gelir.
56- Her biri nisap miktarından noksan olan altın ile gümüş, birbi-rini İmam-ı Azam'a göre kıymet
itibarı ile, İmameyne göre orantılı ağırlık-yüzdelik itibarı ile tamamlar.
Bundan dolayı bir kimsenin mesela yüz dirhem gümüşü ile yüz dirhem gümüş kıymetinde de on
miskal altını bulunsa, bunun için ittifakla beş dirhem miktarı zekat lazım gelir. Fakat yüz dirhem gümüş ile
yüz dirhem gümüş kıymetinde beş miskal altını veya elli dirhem gümüş ile yüzelli dirhem gümüş
kıymetinde on miskal altını bulunsa, İmam-ı Azam'a göre beş dirhem miktarı zekat lazım gelirse de,
İmameyne göre lazım gelmez. Çünkü orantılı ağırlık-yüzdelik itibarı ile nisapları noksandır.
Fakat yüzelli dirhem gümüş ile elli dirhem kıymetinde beş miskal altın bulunsa, zekatları yine
ittifakla lazım gelir. Çünkü kıymetleri tam gümüş nisabına denktir. Bundan başka birinin nisabı dörtte
üç, diğerinin nisabı da dörtte bir nisbetinde mevcut olduğundan tamamı bir nisaba denk bulunmuş olur.
57- Yüzelli dirhem gümüş, altmış veya seksen dirhem gümüş kıymetinde de beş miskal altın
bulunsa, İmam-ı Azam'a göre iki yüz dirhemin kırkta biri olarak beş dirhem zekat lazım gelir. Küsurlar
kırka ulaşmadığı için bunlardan zekat lazım gelmez. İmameynin esasına göre ise, bu küsûrlardan dolayı
da kırkta bir nisbetinde zekat verilmesi icap eder. Küsûrların zekattan muaf olması İmameyne göre
yalnız yılın ek-seriyeti merada otlayan hayvanlara mahsustur, nakitler ile ticaret mallarını içine almaz.
(İmam Şafii’ye göre altın ile gümüş birbirine nisabı tamamlamak için ilave edilemez. Cinsleri
muhteliftir. Bilakis her birinde tam bir nisap muteberdir.)
58- Geçerli olan karışık paraların altınları veya gümüşleri karışık maddelerden biraz fazla veya
müsavi olsa, altın veya gümüş gibi zekata tabi olurlar. Karışık maddelerden daha az olsa, ticaret malları
hükmünde olup sene sonunda kıymetlerine göre zekatlarının verilmesi icap eder. Bunlarda ticaret niyeti
aranmaz, çünkü nakitler yerinde bulunmaktadırlar.
59- Geçerli olan paralar veya ticaret malı, altın ile gümüşten karışık halde bulunsa, bakılır: Altınları
daha çok ise, altın hükmünde, gümüşleri daha çok ise, gümüş hükmünde olurlar. Bu sebeple nisap
miktarına ulaşınca, ona göre zekatları verilir. Fakat böyle bir karışık madde, geçerli para ve ticaret malı
olmayınca, ağırlıkları dikkate alınır, bunlar nisap miktarına ulaştığı veya ulaşmadığı halde zekata tabi
başka bir mal ile beraber bulunursa, ona göre zekatları icap eder, aksi takdirde etmez.
60- Para halinde geçerli olmayan altın veya gümüş, başka bir maden ile karışık bulununca, daha
fazla olanına göre hüküm olunur. Bu yüzden bunların altını veya gümüşü daha fazla veya müsavi ise,
tamamının zekatı ona göre verilir. Daha az ise, bakılır: Altın veya gü-müş kısmı, nisap miktarına
ulaşmış veya ulaşmamış, ayrıca da nakitler veya ticaret malı mevcut ise, ona göre zekatı hesap edilerek
verilir. Bunlar ticaret mallarından ise, diğer maden kısmı da ayrıca dikkate alınır. Bunların altın veya
gümüş kısmı, böyle nisap miktarına ulaşmış değilse tamamı ticaret malları kabilinden olmuş olur. Bu
halde ticaret mallarından ise, kıymetleri en az iki yüz dirhem gümüşe denk veya kendisiyle beraber
başka ticaret malı veya nakitler mevcut ise, zekata tabi olur, aksi takdirde olmaz.
61- Altın ile gümüş, geçerli madeni para kabilinden olmamak üze-re karışık bir halde bulunursa
bakılır: Eğer altın müstakillen nisap mik-tarında ise, veya ikisi bir nisap miktarında olup altın gümüşe
ağırlık veya kıymetçe daha fazla veya müsavi ise, hepsi altın sayılır, ona göre zekatı lazım gelir. Fakat
altın nisap miktarında olmayıp kendisi gümüş-ten daha az ise, hepsi de gümüş sayılır.
Mesela altın yirmi miskal olduğu halde gümüş iki veya üç yüz dirhem bulunsa, hepsi de altın
sayılır. Yine aynı şekilde altın on miskal olduğu halde iki veya üç yüz dirhem olan gümüş kısmından kıymetli bulunsa, yine hepsi altın sayılır. Fakat altın on miskal olduğu halde gü-müş kısmı yüz veya iki
veya üç yüz dirhem kadar olup kıymetçe on miskal altından yüksek bulunsa, hepsi de gümüş sayılır.
KAĞIT PARALAR İLE BANKNOTLARIN ZEKATI
62- Kaime ve evrakı nakdiye denilen kağıt paralar ve bankaların istenilen zaman nakde çevrilen
ve bedeli alınabilen banknotları nakitler hükmündedir. Çünkü bunların altın ve gümüş gibi tedavülü
bilinmekte-dir. Bunların karşılıkları hakiki veya itibari olarak mevcut bulunmakta-dır. Bunlar, hazır bir
mal demektir ve toplumun servetini teşkil etmekte-dir. Bunlardan kâfi miktara sahip olanlar, fakir değil
zengin sayılmakta-dır. Bunlar sadece birer alacak senedi mesabesinde değildir. Bunların vasıtası ile her
an istifade mümkündür. Bunlar birer nakit, birer değiştir-me vasıtası olarak kabul edilmiştir. Kısacası
bunlar diğer nakitler gibi istenilen zaman bozdurulmakta ve değiştirilmekte ve birer kıymete sahip olup,
ona göre muâmele yapılmaktadır.
Bu bakımdan bunlar nakit ve ticaret malları hükmünde olup, ken-di başlarına veya nakitler veya
ticaret malları ile beraber nisap mikta-rında olunca, yani en az iki yüz dirhem kıymetine denk
bulununca sene sonunda altın veya gümüş ile olan kıymetlerinin kırkta biri nisbetinde zekata tabi
olurlar ve bu zekat kendilerinden de verilebilir.
Mesela kırk kaimenin zekatı için, bir kaime verilmesi caiz olur.
Nitekim karışık olup altını ve gümüşü daha az bulunan madeni paralar ile sırf bakırdan, demirden
veya deriden yapılıp geçerli olan paralar hakkında da hüküm böyledir.
Eğer bunlar, altın ve gümüş gibi nakit sayılmayıp da zekata tabi olmasalar, fakirler zekat
nimetinden mahrum olacak, bir çok zenginler de servetlerini bu gibi kağıt ve madeni paralara
bağlayarak zekat gibi yüksek bir farzı yerine getirmek şerefinden, sevabından nasipsiz kala-caktır ve
zekatın farz olmasındaki dini hikmet ortaya çıkmayacaktı.
63- Bankalara yatırılıp muayyen müddetlerde alınabilen ve muka-bilinde senetleri bulunup
başkalarına devredilebilen asıl paralar da ikrar ile, delil ile sabit borç paralar hükmündedir. Bunun için bunlar da nisap miktarında bulunup üzerlerinden birer sene geçtikçe, zekata tabi olurlar.
ALACAKLARIN ZEKATI
64- Başkalarının zimmetinde olup, deyn = borç denilen ve nisap miktarına ulaşan paralar, zekata
tabi olup olmamak bakımından şöylece üç nevidir.
1. Kuvvetli alacaktır. Bu, borç verilmiş olan paralar ile ticaret mallarının bedelleri olan
alacaklardır. Bunlar borçlular tarafından ikrar edilmekte olunca, tahsil edildiklerinde geçmiş senelere
ait zekatları da verilmek lazım gelir. Şöyle ki:
Mesela bir kimsenin iki sene müddetle zimmetinde olup ikrar et-mekte bulunduğu on bin kuruş
borcu kendisinden tahsil edilince, bu geçmiş iki seneye ait zekatı vermek icap eder. Bu halde bu on bin
kuruş kıymetçe, mesela bin dirhem gümüşe müsavi olsa, bundan birinci sene için (250) kuruş veya (25)
dirhem gümüş zekat verilir. Geri kalan (9750) kuruştan da ikinci sene için İmam-ı Azam'a göre (240)
kuruş veya (24) dirhem gümüş verilir ki bu miktar küsur kalan on beş dirhem hariç kalmak üzere
(9750) dirhemin kırk da birine müsavidir. İma-meyn’e göre ise, (243) kuruş (30) para zekat verilmek
icap eder. Çünkü küsur kalan on beş dirhem de kırk nisbetinde zekata tabi olur.
Böyle kuvvetli ve üzerinden sene geçmiş bir borçtan en az kırk dirhem miktarı tahsil edilirse bu
miktarın zekatı derhal verilir. Bundan az tahsil edilirse, derhal verilmesi lazım gelmez. Ancak sahibinin
zekata tabi başka bir malı bulunursa o zaman onun da verilmesi gerekir. Fakat böyle bir borç inkar
edilmekte ise, tahsil edildiği zaman geçmiş senelere ait zekatı İmam Muhammed’e göre lazım gelmez.
Hatta sahibinin delili bulunmuş olsa bile. Çünkü her delil hakimce muteber olamaz ve herkes dava
açarak delilini ortaya koyamaz. Sahih olan görüş budur.
2. Orta alacaktır: Bu, ticaret için olmayan bir malın bedelinden, mesela bir ev kirasından veya âdi
bir elbisenin satış bedelinden birinin zimmetinde bulunan alacaktır. Bunun da zimmete geçtiği günden
itiba-ren geçecek seneler için zekatı lazım gelir. Fakat tam nisap miktarı, yani en az iki yüz dirhem
gümüş miktarı tahsil edilmedikçe zekatını derhal vermek icap etmez. Ancak sahibinin zekata tabi başka bir malı da bulunursa, o zaman icap eder.
İmam-ı Azam'dan -daha sahih görülen- bir rivayete göre bu kısım alacakların geçmiş senelere ait
zekatları lazım gelmez. Bilakis tahsil edildikten sonra zekata tabi olurlar. Tahsil edilmesinden itibaren
bir se-ne geçmedikçe zekatları icap etmez. Ancak sahibinin zekata tabi başka bir malı bulunursa, o
zaman hepsinin zekatı verilir.
3. Zayıf alacaktır. Bu, bir şeyin bedeli olmaksızın bir kimsenin zimmetinde bulunan alacaktır. Varisin
elinde kalmış olan vasiyet parası gibi, ve henüz tahsil edilmemiş diyet bedeli ve kadının kocasındaki
mehrinden veya kadının kocasına boşanma teklifi bedelinden alacağı gibi, bu gibi alacakların geçmiş
seneleri için zekat lazım gelmez ve nisap miktarı ele geçirilip de üzerinden bir sene geçmedikçe de
zekat-ları icap etmez. Ancak az çok tahsil edilip de zekatı icap eden başka bir mala katılırsa o halde bu
tahsil edilen miktarın bu mal ile beraber zekatı verilmesi icap eder. Bunlardan bir rivayete göre diyet ile
efendi ve kölesi arasında bir bedel karşılığında hürriyete kavuşma akdinin bedeli müstesnadır. Bunlar
ele geçirilmelerinden itibaren zekata tabi olurlar.
(İmam Şafiî'ye göre borç, zekatın edasını tehir edemez, tahsil edil-mese de zekatını vermek icap
eder. Çünkü borç verilmesi, sahibinin ira-desi ile, tasarrufu ile vaki olmuştur, fakirlerin haklarını tehir
hususunda muteber olamaz.)
ARAZİ MAHSULLERİNİN ZEKATI
65- Arazi mahsullerinden hükümetçe alınacak miktar, arazinin ne-vine göre değişir. Bu miktar,
zekat, sadaka, haraç, veya kira bedeli ma-hiyetinde bulunur. Şöyle ki, bugün müslümanların ellerinde
bulunan arazi, başlıca şu dört neviye ayrılmıştır.
1- Öşür arazisi: Bu, fethedilip kendi rızaları ile müslüman olan halkına veya zorla fethedilip
İslam mücahitlerine mülkiyet üzere ve-rilmiş olan topraklardır. Arap yarımadası arazisi bu sınıftandır.
Bu top-rakların mahsullerinden onda veya yirmide bir nisbetinde “öşür” adı ile zekat alındığı için
bunlara “öşür arazisi” denilmiştir.
2- Haraç arazisi: Bu, sulh veya zor kullanma yolu ile feth edilip eski gayrimüslim halkına veya
diğer gayrimüslimlere mülk yapılmış olan topraklardır. Irak köyleri ve çevresi bu gibi arazidendir.
Bu nevi araziden ya mahsullerine göre veya münasip görülecek muayyen bir miktarda “haraç”
adı ile bir vergi alınır. Bu, zekat sını-fından değildir.
3- Sırf mülk arazisi: Bu, memleket arazisinden olup Beytül-mâl'e âit iken, daha sonra bir bedel
karşılığında bazı kimselere satılmış olan topraklardır. Bunların mahsulleri de sahipleri müslüman
bulununca zekat hususundaki öşür arazisi mahsulleri gibidir.
Yalnız mülk evlerin etrafındaki mülk bahçeler, bu evlere tabi olduğundan bunların
mahsullerinden ve ağaçlarının meyvelerinden öşür vesaire alınmaz.
4- Memleket (devlet) arazisi: Bu, vaktiyle müslümanlar tarafın-dan fethedilip bir kimseye mülk
yapılmaksızın umum müslümanlar için bırakılmış olan topraklardır. Bunlar, halk adına hükümete ait
olup tasar-rufu halka tapu ile devredilmiştir. Bunların yalnız tasarrufları, muayyen kimselere aittir.
Bunları kullanan kimseler, kiracı mesabesindedir. Hükümete verecekleri muayyen hisseler veya
vergiler de kira bedeli hükmündedir.
Bundan dolayı bu çeşit arazinin, mahsullerinden öşür vesaire adı ile zekat lazım gelmez. Çünkü
öşür ile haraç veya öşür ile bu hükümde bulunan kira bedeli bir arazide toplanmaz.
Türkiye'deki arazi, başlıca bu sınıftandır."1"
66- Arazi mahsullerinde İmam-ı Azam'a göre nisap şartı bulunma-maktadır. Bu sebeple buğday,
arpa, pirinç, darı, karpuz, hıyar, patlıcan, yonca, şeker kamışı gibi öşür arazisi mahsullerinde az olsa da,
çok olsa da “öşür” adıyla hisse alınır. İmameyne göre ise, beş vesk miktarı ol-mayan hububattan ve
insanların ellerinde bir sene kadar kalmayacak sebzelerden öşür alınmaz.
1 Önemli not: Bu hüküm Medeni kanunun kabul tarihi 1926 dan önceye aittir. Medeni kanunun kabulü ile Türkiye’deki arazi
statüsü değişmiş ve öşür arazisi sınıfına girmiştir.
2 Bir vesk, altmış sa’ yani 62400 dirhem, bugünkü ifadeyle 165 litre, 190 kg. miktarıdır.
67- Bir öşür arazisi, yağmur veya çay, ırmak sularıyla sulanırsa, mahsulleri onda bir nisbetinde
dalyalar ile dolaplar ile, hayvanlar ile, satın alınacak sular ile bütün sene veya senenin yarısından fazla
sula-nırsa, yirmide bir nisbetinde “öşür” adıyla zekata tabi olur.
Tohumlar veya amele ücretleriyle diğer masraflar, bundan düşülmez. Bu mahsuller üzerinden bir sene
geçmesi de icap etmez. Bir senede birden fazla meydana gelen mahsullerin hepsinden aynı nisbette hisse
alınır.
68- Öşürde itibar, araziyedir, mal sahibine değildir.
Bu bakımdan bir öşür arazisi vakıf olsa da, çocuklara, delilere ait bulunsa da, yine mahsullerinden
“öşür” adıyla muayyen hisse alınır.
69- Öşür arazisindeki ballardan ve kudret helvalarından da onda bir nisbetinde zekat alınır.
Ekilmeden başka bir şeye yaramayan tohumlar ise, zekata tabi olmaz. Ancak ticaret için olursa, o zaman
tabi olur.
70- Zeytin ve susam tanelerinden öşür alındığı takdirde, daha sonra yağlarından tekrar öşür
alınmaz.
Yine böylece öşrü verilen üzümler için daha sonra tekrar zekat farz olmaz.
71- Öşür arazisi mahsullerinden alınacak muayyen hisseler tama-men yetişip elde edildiği zaman
alınır, bundan evvel alınmaz. Hatta daha bitmemiş olan mahsullerin ve belirmemiş olan meyvelerin
öşürle-rini vermek caiz değildir. Fakat bunlar bittiği ve belirdiği takdirde sa-hipleri dilerse öşürlerini
verebilirler.
72- Daha öşrü verilmemiş olan hububattan veya ağaç üstündeki meyvalardan yenilmemelidir.
Bununla beraber öşrünü hesap edip öde-mek niyetiyle yenilmesi helal olup bunu ödemek icap eder.
73- Öşür arazisi mahsullerinin öşrü veya memleket (devlet) ara-zisi kira bedeli vaktinde
verilmeyip de daha sonra zayi olsa, veya sahibi vefat etse, bunu ödemek icap eder.
74- Meralardan, biçilen otlardan ve hiçbir kimsenin mülkiyeti altında bulunmayan dağlarda
kesilen kendiliğinden yetişmiş kerestelik ağaçlardan veya kendiliğinden yetişmiş olan diğer ağaçlardan
kamışlar-dan ve arazi içindeki çaylardan avlanılan balıklardan öşür alınmaz.
Fakat dağlardan toplanılan meyvelerden öşür alınacağı gibi ağaçlık veya kamışlık veya çayır
edinilip sulanan öşür arazisinden ve müslümanlara ait mülk arazisinden her sene kesilip satılacak
ağaçlar-dan, kamışlar ile otlardan da öşür alınır.
Yine böylece bu arazide bulunup kendisiyle ipek böceği besleni-len dut yapraklarından öşür
alınır, ipeğinden alınmaz. Bu ipek, hayvana tabidir. İpek böceği öşre tabi olmadığından onun parçası
sayılan ipek de tabi olmaz.
75- Öşür arazisi veya memleket arazisi mahsullerinden bir miktarı sahipleri tarafından ticaret
maksadı ile olmaksızın ambarda saklanıp üzerinden bir sene geçtikten sonra satılmakla bedelleri olan
paralar, nisap miktarına ulaşsa, bundan zekat verilmesi lazım gelmez. Çünkü zekat öşür ile veya kira
bedeli ile toplanmaz. Ancak bedeller üzerinden de ayrıca tam bir sene geçecek olursa, o halde zekat
gerekir.
Yine böylece bu mahsullerin sahibine bir ay veya bir sene nafaka olmak üzere yetecek
miktarından fazlası nisap miktarına ulaşıp ticaret niyetiyle saklanılsa, üzerinden bir sene geçince zekata
tabi olur.
MADENLERİN VE DEFİNELERİN ZEKATI
76- Yerlerin altında yaratılmış veya saklanılmış olarak bulunan mallara “rikaz” denir. Bunlardan
yaratılmış olan mallar, madenlerdir. Saklanılmış olan mallar da definelerdir ki, bunlara “kenz” de denir.
77- Madenler, şöylece üç çeşittir:
1- Muntabi olan, yani ateş ile yumuşayan erimeye kabiliyeti bulu-nan madenlerdir. Altın,
gümüş, bakır, kalay, nikel, demir madenleri gibi. Civa da bu hükümdedir.
Öşür ve haraç arazisinde veya sırf mülk arazisinde ve sahralarda bulunan bu gibi madenlerden beşte biri nisbetinde hükümet adına hisse alınır. Geri kalanı arazinin sahibi var ise, ona, yok ise, bulana
ait olur.
Bu halde memleket arazisi içinde bulunan madenlerin de tama-men hükümete ait olması lazım
gelir. Çünkü bunların sahibi halk adına hükümettir.
Fakat İmam-ı Azam'dan diğer bir rivayete göre öşür ve haraç ara-zisi gibi bütün mülk arazilerinde
bulunan madenler, sahiplerine aittir, bunlardan hums = beşte biri alınmaz.
2- Muntabi olmayan, yani ateş ile yumuşayıp erimeğe kabiliyeti bulunmayan madenlerdir. Kireç,
alçı taşı, yakut, elmas, firuze gibi. Bu gibi madenlerden hisse alınmaz. Bunların tamamı sahibine ve
sahibi yok ise, bulana aittir.
3- Akıcı-sıvı halde bulunan madenlerdir. Su, tuz, zift, petrol gibi. Bunlardan da bir şey alınmaz.
Bunlar da tamamen arazi sahibine aittir.
78- Definelere gelince, bunlar da şöylece üç çeşittir:
1- Müslümanlara ait defineler. Bu, üzerinde İslamiyet alameti bu-lunan mesela Kelime-i tevhid
yazılı olan gömülmüş, basılmış madeni paralar ile diğer eşyadan ibarettir. Bunlar, yitik, kaybolmuş mal
hük-mündedir. Bunları bulanlar, fakir ise, kendilerine, değil ise, fakirlere dağıtırlar veya hükümete
teslim ederler.
2- Gayrimüslimlere ait definelerdir. Bu, üzerinde put resmi gibi gayrimüslimlere ait alamet
bulunan gömülmüş, basılmış madeni paralar ile diğer eşyadır. Bunların beşte biri hükümete verilir, geri
kalanı arazi sahibine, sahibi yok ise, bulana ait olur. Dağ, sahra gibi sahipli olmayan yerlerdeki bu gibi
definelerin de beşte biri hükümete, geri kalanı da bulan kimseye ait olur, hatta zimmi (gayrimüslim
vatandaş) olsa, bile.
3- Şüpheli definedir. Bu da hususi alameti görülemeyip müslü-manlara mı, gayrimüslimlere mi ait
olduğu anlaşılamayan gömülmüş, basılmış madeni paralar ile diğer eşyadır. Bunlar bir görüşe göre
“Gayrimüslimlere ait defineler” hükmünde, diğer bir görüşe göre de yitik-kaybolmuş mal
mesabesindedir.
Denizlerden çıkarılan incilerden ve gömülmüş nakitlerden ve ba-lıklar ile anberlerden zekat adına
bir şey alınmaz. Bu İmam-ı Azam ile İmam Muhammed’e göredir. İmam Ebu Yusuf’a göre denizden
çıka-rılan nakitlerden, inci ile anberden beşte bir nisbetinde bir hisse alınır.
(İmam Şafiî'ye göre altın ile gümüşten başka madenlerden zekat alınmaz. Altın ile gümüşten de
nisap miktarından noksan olmaması şartıyla kırkta bir nisbetinde zekat alınır.)
ZEKATI ÖDEME YOLLARI
79- Zekata tabi altın, gümüş, hububat ve ehli hayvanlar ile ticaret mallarının zekatları için bizzat
kendilerini vermek caiz olduğu gibi, kıymetlerini vermek de caizdir. Bu hususta sahipleri serbesttir.
Nitekim keffaretlerde, adaklarda, fitrelerde de hüküm böyledir. Çünkü İslam Şeriatında mal sahiplerine
kolaylık gösterilmesi nazarı itibara alınmış-tır. Bununla beraber bunların vacip olmasındaki hikmet,
fakirlerin ihti-yacını gidermektir. Bu hikmet ise, bunların kıymetlerini vermekle de gerçekleşir.
Bu yüzden bir kimse, altının zekatı için gümüş veya zahire veya kumaş verebilir. Yılın
ekseriyetini merada otlayan hayvanlar için veya ticaret malları için de nakden para verebilir. Şu kadar
var ki, bu hususta fakirler için daha faydalı, lüzumlu olan yönü tercih etmek daha iyidir.
(İmam Şafii’ye göre bunlardan ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde zekatı verilmesi emredilen
şeylerin verilmesi lazımdır. Kıymetleri verilemez.)
80- Zekatı icap eden bir mal veya alacak karşılığında diğer bir malı zekat olarak vermek caiz
olduğu gibi, bir borcu da alınamayacak bir borç karşılığında fakire bağışlama caizdir. Fakat bir borcu
bir malın veya alınabilecek bir borcun karşılığında zekat olarak bağışlama caiz değildir. Çünkü deyn =
borç mal olmak itibarıyla maldan noksandır. Artık tam olan bir şey karşılığında noksan olan bir şey
verilemez.
Alınabilecek bir borç da mal mesabesindedir.
Bundan dolayı bir kimse, elindeki mesela üç lirasını veya üç lira kıymetindeki bir ticaret malını yüz yirmi liradan ibaret olan mevcut bir nakit için veya birisinde alacağı bu miktar bir meblağ için
zekat olarak verilebilir.
Yine böylece bir fakirdeki alacağını o fakire tamamen bağışlasa, zekata niyet etmiş olsun
olmasın, bu alacağın zekatını vermiş olur. Fakat bu alacağının bir kısmını, mesela yüz liradan elli
lirasını zekatına sayarak bu fakire bağışlasa yalnız bu bağışlanan elli liranın zekatı verilmiş olur.
Alacağı diğer elli liranın zekatı verilmiş olmaz.
Yine aynı şekilde bir kimse, bir fakirdeki alacağını kendi elindeki bir malın zekatı için o fakire
bağışlasa, bununla o malın zekatını vermiş olamaz.
Yine böylece bir kimse, bir fakirin zimmetindeki alacağını diğer bir şahsın zimmetindeki
alacağının zekatı için o fakire bağışlasa, bu-nunla o şahıstaki alacağının zekatını vermiş olamaz.
81- Bir kimse, fakir olan borçlusunu borcundan kurtarmak, ken-disi de elindeki malların zekatını
kısmen olsun ödemek isterse, borçlu-suna borcu miktarı bir nakit parayı zekat olarak verir. Borçlusu da
bununla o borcunu bu kimseye öder.
82- Zengin bir kimsenin zimmetindeki bir borç, üzerinden bir sene geçtikten sonra o zengine
bağışlansa -en sahih olan görüşe göre- bu borcun zekatı düşmüş olmaz.
83- Bir kimse, birisindeki alacağını elindeki bir malın zekatına saymak üzere bir fakirin gidip
almasına müsaade etse, bununla o zekat alındığı anda ödenmiş olur.
84- Toplanmış olan nisapları ayırmak caiz olmadığı gibi ayrılmış nisapları toplamak da caiz değildir.
Şöyle ki bir kimsenin mesela seksen koyunu bulunsa, yalnız bir koyun zekat vermesi lazım gelir. Yoksa
koyunlar iki nisap miktarına ulaştığı için iki koyun zekat vermek icap etmez.
Fakat iki kişinin müsavi surette müşterek seksen koyunları bulun-sa, iki koyun zekat vermeleri
lazım gelir. Çünkü her ortak, ayrı bir nisa-ba sahiptir. Bunlar toplanamaz, bu koyunlar yalnız birisinin
malı imiş gibi sayılamaz.
İki kişi arasında müşterek olan kırk koyun veya yirmi miskal altın için ise, -başka zekata tabi
malları bulunmayınca- zekat lazım gelmez. Çünkü hiçbiri nisap miktarına ulaşmış değildir.
İki ortaktan birinin hissesi nisap miktarına ulaşmış olduğu halde diğerinin hissesi ulaşmış olmasa,
mesela birisinin koyunları kırk, diğeri-nin koyunları ise, yirmi bulunsa, yalnız nisap miktarına sahip
olan ortağın zekat vermesi icap eder.
Nitekim mükellef ile mükellef olmayan arasında müşterek olan mallar hakkında da hüküm
böyledir. Yani mükellef olan hissesi nispe-tinde zekat verir, diğerinin hissesinden zekat lazım gelmez.
85- Nisap miktarında olan bir malın zekatı daha sene dolmadan acele edilerek fakirlere verilebilir. Çünkü
farz olmasının sebebi olan nisap bulunmuştur. Daha sonra ödenecek olan bir borcu ödemekte acele etmek ise,
esasen sahihtir. Fakirlerin lehine bir harekettir. Fakat nisap miktarında olmayan bir mal için böyle zekatın sene
dolmadan verilmesi caiz değildir. Bu yüzden bu mal, daha sonra nisap miktarına yetişse, bu andan itibaren bir sene
sonunda ayrıca zekata tabi olur. Evvelce verilmiş olan miktar bir sadaka yerine geçer.
(İmam Malik’e göre zekat acele edilerek vaktinden evvel verile-mez. Nitekim ibadetler de
vaktinden evvel eda edilemez.
İmam Şafii’ye göre de yalnız bir senelik zekat da acele edilebilir. Fazlası edilemez.)
86- Nisap miktarındaki bir malın birkaç senelik zekatı birden ve-rilebilir. Sene sonunda bu miktar
mevcut bulundukça zekatları verilmiş bulunur. Bu miktar azalmış olunca da verilmiş olan zekat, bir
nafile sadaka yerine geçer.
87- Bir kimsenin mesela yüz lirası olduğu halde acele ederek iki yüz liralık zekat verip de aynı
senede sahip olacağı diğer yüz liranın zekatına ve sahip olmadığı takdirde bu mevcut yüz liranın ertesi
sene için olan zekatına sayılmasına niyet etse, bu niyeti caiz olmuş olur.
88- Bir kimsenin mesela bin lirası olduğu halde iki bin lira zannederek ona göre zekat verecek
olsa, bu fazla verdiği zekatı ertesi senenin zekatına sayabilir.
89- Bir kimsenin her ikisi de birer nisap miktarında olan altın ve gümüşten ibaret malından yalnız
birisinin adına zekatını acele ederek vermiş bulunsa, bu zekat her ikisine de sayılarak verilmiş olur.
Çünkü bunlar cinsçe bir sayılıp birbirine katıldığından böyle bir tayin, geçer-sizdir. Bu yüzden bunlardan biri sene içinde telef olsa, bu zekat, tama-men diğerine sarf edilmiş olur.
Fakat hayvanlar hakkında böyle değildir. Bu cins hayvanların zekatını böyle acele vermek
diğerlerinin zekatına sayılamaz.
90- Bir kimse, malının zekatından bir fakirin borcunu emriyle ödeyecek olsa, zekatını vermiş
olur. Fakat fakirin emri olmaksızın ödeyecek olsa, borç düşer, zekat verilmiş olmaz.
91- Bir kimse, usul (Anne-baba, dede-nine) ve furu’un (çocuk-ları, torunları)ndan biri
bulunmayıp yalnız akrabalık yönüyle nafakası üzerine gerekli olan bir yetime zekat niyetiyle elbise
yaptırsa veya bir yenilecek şey verse zekatı yerine geçer. Fakat böyle bir yetimi kendi sofrasına alıp
beraber yedikleri yemeği zekatına saymak isterse bu, İmam Ebu Yusuf’a göre caiz olursa da, İmam-ı
Azam ile İmam Mu-hammed'e göre caiz olmaz. Çünkü bu halde mülk yapılmış olmaz.
92- Zekatın ehil olan kimseye mülk yapılması şarttır.
Bundan dolayı fakirlere, yemeği serbest bırakmak suretiyle yedi-rilen yemek zekat sayılmaz.
Yine böylece bir hayır işine sarf edilen bir para, zekata sayılamaz. Mesela bir zekat parasıyla köle
azat edilemez, veya bir zata hac yap-tırılamaz veya mescit, medrese, çeşme, yol, köprü yaptırılamaz,
ölülerin kefenleri alınamaz veya borçları ödenemez.
Fakat bir fakir, aldığı bir zekat parasını kendi rızasıyla bu gibi bir hayır işine sarf etse, bundan
hem o fakir, hem de ona zekatı vermiş olan zat, sevap kazanmış olur.
Yine böylece bir fakiri zekata sayılmak üzere bir evde oturtmakla zekat verilmiş olmaz. Çünkü bu
bir mülk yapılma sayılmaz.
ZEKATIN VERİLECEĞİ YERLER
93- Zekatın masrafı, yani verileceği kimseler, müslüman fakirler, miskinler, borçlular, yolcular,
mükatep (bir bedel karşılığında azat edilmek üzere efendisi ile bir anlaşma yapmış olan köle)ler,
mücahitler ve amil (veliyyü-lemr tarafından zekat toplamaya memur edilen kim-seler)den ibaret olmak
üzere yedi kısımdır. Şöyle ki:
1 - Fakir: Nisap miktarı fazla bir mala sahip olmayan kimsedir. Hatta temel ihtiyaçlarından olmak
üzere evi, ev eşyası ve borcuna denk nakitleri bulunsa bile.
2 - Miskin: Hiçbir şeye sahip olmayıp yiyeceği ve giyeceği şeyler için dilenmeye muhtaç olan
yoksul kimseler.
3 - Borçlu: Bundan maksat borcundan fazla nisap miktarı mala sahip olmayan veya kendisinin de
başkasında malı var ise, de alması mümkün bulunmayan kimsedir. Böyle borçlu bir kimseye zekat vermek,
borçlu olmayan fakire vermekten daha faziletlidir.
4 - Yolcu: Bundan maksat, malı beldesinde kalıp, elinde bir şey bulunmayan garip kimsedir.
Böyle bir kimse, yalnız ihtiyacı miktarında zekat alabilir. Fakat fazlası helal değildir. Bununla beraber
böyle yolcu-lar için mümkün olunca borç almak, zekat almaktan hayırlıdır.
Kendi beldesinde bulunduğu halde malını kaybederek muhtaç bir halde kalmış bir kimse, böyle
yolcu hükmündedir. Bunlar, daha sonra mallarını elde edince, almış oldukları zekattan geri kalan
miktarı başka-larına sadaka olarak vermeleri lazım gelmez.
5 - Mükatep: Bu, bir bedel karşılığında azat edilmek üzere efen-disiyle bir anlaşma yapmış olan
köle veya cariye demektir. Böyle kim-seye bir an evvel hürriyetine kavuşturmak için bir yardım olarak
zekat verilebilir. Fakat bir kimse, kendi mükatebine zekat veremez. Çünkü menfaati kendisine ait olmuş
olur.
6 - Mücahit: Bundan maksat, ALLAH Teâla yolunda gönüllü olarak cihada iştirak etmek istediği
halde nafakadan, silah vesaireden mahrum olan gazi demektir. Buna da noksanlarını tedarik etmesi için
zekat verilebilir. Buna: " فِى سَبِيلِ اللهِ إِنْقَاقْ = Fî sebîlillah infak = ALLAH yolunda infak" denir.
7 - Amil, bundan maksat da veliyyü'l-emr tarafından görünen mal-ların zekatını toplamaya memur
edilen kimsedir ki buna “Sâi, tahsildar” da denir. Böyle bir memura bu hizmet müddetince kendisinin
ve aile-sinin ihtiyaçlarına yetecek miktarda zekat mallarından bir hisse verilir. Hatta haddizatında fakir olmasa bile.
94- Yukarıda gösterilen yedi kısımdan herbiri zekatın verileceği bir yerdir. Bir kimse, zekatını
bunlardan herhangi birine verebileceği gibi ikisine, üçüne veya hepsine dağıtabilir. Bununla beraber
nisap mik-tarında olmayan bir zekatın bunlardan yalnız birine verilmesi daha faziletlidir. Ta ki bir
ihtiyacını karşılayabilsin.
95- Bir fakire bir defada nisap miktarı zekat verilmesi, caiz ise de, mekruh olmaktan uzak
değildir. Ancak bu fakir borçlu olursa veya aile sahibi bulunursa aldığı zekattan aile fertlerine nisap
miktarından az bir şey isabet ederse, o takdirde mekruh olmaz.
96- Bir fakir bir zenginden malının zekatını mahkemede dava edemez. Çünkü zekatın kendisine
verilmesi mutlaka lazım değildir. Ve bu, bir mali ibadet olduğundan sahibinin dindarlığına
bırakılmıştır.
KENDİLERİNE ZEKAT VERİLMESİ CAİZ OLUP OLMAYANLAR
97- Bir kimse, kendi zekatını fakir bulunan hanımına ve usul ve furuuna, yani babasına, dedesine,
anasına, ninesine, oğullarına, kızlarına, bunların çocuklarına, torunlarına veremez. Hatta hanımı
boşanıp henüz iddet beklemekte bulunsa bile. Çünkü verdiği zekatın menfaati kısmen kendisine ait
bulunmuş olur, halbuki bu menfaat kendisinden tamamen kesilmiş bulunması lazımdır.
İmam-ı Azam'a göre bir kadın da zekatını fakir bulunan kocasına veremez. Zira âdete nazaran
aralarında bir menfaat ortaklığı vardır. İmameyne göre verebilir.
98- Temel ihtiyaçlarından başka nisap miktarı mala sahip olan kimseye, zengin sayılacağı için
zekat verilemez. O mal, gerek nakitler ve ticaret eşyası gibi artıcı olsun ve gerek fazla ev eşyası gibi
artıcı olmasın müsavidir.
Fakat zengin bir kimseye nafile cinsinden olan bir sadakanın verilmesi caizdir. Bu yüzdendir ki
vakıfların sadaka cinsinden olan gelirlerini vakfiye gereğince zengin kimselerin almaları da helal
bulun-muştur. Bu, bir hibe, bir ihsan mesabesindedir.
99- Haşimoğulları ile onların azatlılarına zekat verilemeyeceği gibi öşür, adak, keffaret gibi diğer
vacip sadakalar da verilemez. Zekat ve benzerleri insanların mallarını yıkamış olan su sayılır.
Haşimoğulları’nın kadir ve şerefi ise, bunu kabulden yücedir. Kendilerine yalnız nafile ve ihsan yoluyla
sadaka verilebilir.
Haşimoğullarından maksat, Resûl-ü Ekrem (S.A.V) Efendimizin amcaları Hazreti Abbas ile
Haris'in evlat ve torunlarından ve Hazreti Ali ile kardeşleri Akil ve Cafer’in zürriyetinden ibarettir.
Bu zatların, ihtiyaçlarına göre beytülmal (devlet hazinesi)nin ganimetler kısmından hisseleri
vardır. Bu hisselerini alamadıkları takdirde, ihtiyaçtan kurtulmaları için kendilerine zekat
verilebileceğine bazı fıkıh âlimleri fetva vermişlerdir.
100- Kendisine zekat verilecek kimse, zekata, sarf zamanında yani zekatın verildiği vakitte ehil
bulunmalıdır. Bu ehliyetin daha sonra yok olması verilen peşin zekatın sahih olmasına mani olmaz.
Bu sebeple bir malın zekatı daha sene dolmadan bir fakire verilip de bu sene son bulmadan o fakir
zengin olsa, veya vefat etse, o malın zekatını yeniden vermek icap etmez ve böyle verilen bir zekat, geri
de alınamaz. Çünkü verilmesinden beklenen sevap hasıl olmuştur.
101- Bir kimse zekatını zengin bir erkeğin küçük çocuğuna veremez. Çünkü bu çocuk babasının
malıyla zengin sayılır. Fakat zengin bir kadının fakir, yetim ve babası müslüman olan çocuğuna
verilebilir. Zira bu çocuğun nesebi babası tarafından sabittir. Anasının serveti ile zengin sayılmaz.
Yine böylece bir kimse zekatını zengin bir şahsın fakir ve müslü-man olan babasına veya fakir ve
müslüman olan büyük oğluna veya kızına veya o şahsın fakir, müslüman bulunan hanımına verebilir.
Çün-kü bunlar müstakil salahiyet sahipleridir. Birbirinin serveti ile zengin sayılmazlar.
102- Zekat, gayrimüslimlere verilemez. Çünkü bu, müslüman olan fakirlerin hakkıdır. Bir hadis-i
şerifte: “Zekatı müslümanların zen-ginlerinden alıp fakirlerine veriniz” diye buyurulmuştur.
Bununla beraber farz olan zekat vazifesiyle gayrimüslimler mü-kellef değildirler. Bu,
müslümanlara mahsus, sosyal, dini bir vazifedir. Bu vazifeye iştirak etmeyenlerin bundan faydalanmaya hakları olamaz.
Yalnız İmam Züfer, zekatın gayrimüslim vatandaşlara da verilme-sini caiz görmüştür. Çünkü
bundan maksat, bir ibadet yolu ile muhtaç şahısları ihtiyaçtan kurtarmaktır. Bu maksat ise, zekatı fakir
gayrımüs-lim vatandaşlara vermekle de meydana gelir.
Bununla beraber nafile cinsinden olan sadakalar, gayrimüslim va-tandaşlara da verilebilir. Bunda
ittifak vardır.
103- Zekatı akrabaya vermek daha faziletlidir. Şöyle ki, zekatı evvela muhtaç olan erkek veya
kızkardeşlere, sonra bunların evladına, sonra amcalara, halalara, sonra bunların evladına, sonra
dayılara, tey-zelere ve bunların evladına, daha sonra diğer “zevilerham” denilen ak-rabalara vermek
daha faziletlidir. Bunlardan sonra da sırasıyla fakir komşulara, meslektaşlara vermek daha faziletlidir.
104- Zekat, malın bulunduğu yerdeki fakirlere verilmelidir. Sene sonunda başka beldedeki
fakirlere gönderilmesi mekruhtur. Ancak kendilerine gönderilecek kimseler, akrabadan olurlarsa veya
malın bulunduğu yerdeki fakirlerden daha muhtaç olurlarsa, o zaman mekruh olmaz.
Bununla beraber zekatı daha senesi dolmadan başka bir beldeye göndermekte bir sakınca
görülmemektedir.
105- Bayramlarda ve diğer günlerde muhtaç olan hizmetçilere veya çocuklara veya bir sevinecek
haber getiren fakir kimselere verilecek bahşişlerin zekat niyetiyle verilmesi caizdir.
106- Verilen bir zekat, fakir tarafından veya fakir olan çocuğun veya delinin velisi veya vasisi
tarafından teslim alınmadıkça, tamam olmuş olmaz.
Fakir olan bunamış kimsenin veya buluğ çağına yaklaşmış olan çocuğun veya paranın kıymetini
bilip aldanmayacak bir yaşta bulunan çocuğun teslim alması da yeterlidir.
107- Bir kimse, zekatını araştırıp zekat verilebilecek kimse oldu-ğunu zannettiği bir şahsa verir
de, o şahsın zekatı hakikaten alabilecek kimse olduğu anlaşılırsa, zekatı ittifakla muteber olur. Bilakis
hali anla-şılamaz veya zengin olduğu daha sonra ortaya çıkarsa, İmam-ı Azam ile İmam Muhammed’e
göre yine muteber olur.
Fakat araştırmaksızın zekata ehil ve verilebilecek kimse olup ol-madığını hiç düşünmeksizin
verecek olsa, zekatı yine muteber olursa, da zekatı alabilecek kimse olmadığı daha sonra anlaşılsa,
zekatını ye-niden vermesi icap eder. Çünkü araştırmak hususunda kusur etmiştir.
108- Zekat verilebilecek kimse olup olmadığından şüphe edilen bir şahsa araştırmaksızın verilen
zekat, muteber olmamak tehlikesinde bulunur. Ancak o şahsın zekat alabilecek kimse olduğu daha
sonra ortaya çıkarsa, tehlike ortadan kalkar.
FITIR SADAKASI (FİTRE)
109- Fıtır sadakası, Ramazan-ı şerifin sonuna yetişen ve temel ihtiyaçlarından başka en az nisap
miktarı bir mala sahip bulunan her hür müslüman için verilmesi vacip olan bir sadakadır. Buna yalnız
“fitre” de denir ki fıtrat sadakası, yani sevap için verilen yaratılış ihsanı demektir.
110- Fıtır sadakasının vacip olması, zekatın farz olmasından öncedir, orucun farz kılındığı seneye
tesadüf eder. Bu, bir yardımlaşma-dır, orucun kabulüne, ölümün şiddeti, dehşetinden ve kabrin
azabından kurtuluşa bir vesiledir. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye, bayram gününün neşesinden
onların da istifade etmelerine bir yardımdır. Bu yönüyle fıtır sadakası insani bir hayır, bir vazifedir.
111- Fıtır sadakası, Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacip olursa da
bundan birkaç gün, hatta bir kaç ay veya sene evvel de, sonra da verilebilir. Ta ki fakirler, bununla
bayram namazına çıkmadan evvel, noksanlarını tedarik edebilsinler.
(Diğer üç mezhep imamına göre fıtır sadakası Ramazan-ı şerifin son akşamı, güneşin batmasından
itibaren vacip olur. Bayramdan sonraya tehir edilmesi haramdır. Ancak bir özür sebebi ile olursa, o
zaman haram olmaz. Bununla beraber tehir etmek ile düşmez, kazası lazım gelir.)
112- Fıtır sadakası, nisap miktarı mala sahip olan her hür müslü-man için vaciptir. Hatta çocuk
veya deli olsa bile. Bunların velileri bunların mallarından bu sadakayı vermezlerse, bunu kendileri
büluğ çağına erdikten veya iyileştikten sonra ödemekle mükellef bulunurlar. Bu mesele İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf’a göredir. İmam Muha-mmed ile İmam Züfer'e göre, bunlara fıtır sadakası vacip
olmaz. Baba-ları, vasileri bunu onların mallarından verirlerse, bunu onlara ödemek zorunda olurlar.
Bilakis bu sadakayı kendi mallarından vermek baba-larına vacip olur.
Bu nisaptan murat, iki yüz dirhem gümüş veya yirmi miskal altın veya bunların kıymetlerine denk
olan bir maldır. Bu mal, temel ihtiyaç-lardan, yani sahibinin borcundan ikametgâhından, evinin lüzumlu
eşya-sından binip kuşanacağı at (araba) ile silahından ve kendisi ile aile fertlerinin bir aylık veya diğer
bir görüşe göre bir senelik nafakala-rından fazla bulunmalıdır. Hatta bu fazla, haddizatında nakitler
gibi, ticaret malları gibi artıcı sayılan bir mal olmasa bile. Bu fazla malın üzerinden bir sene geçmiş
olması da şart değildir.
İşte bu miktar bir mala sahip olan bir müslüman için zekat almak veya vacip sadakaları almak
haramdır, kurban kesmek vaciptir.
(Diğer üç mezhep imamına göre bayram günüyle gecesine mahsus kendisi ile aile fertlerinin
yiyeceklerinden ve diğer temel ihtiyaçların-dan fazla fitre miktarı bir mala sahip olan bir müslüman için
fıtır sada-kası vacip olan bir vazifedir.)
113- Ramazan-ı şerif bayramının ilk günü fecrin doğuşundan evvel vefat eden veya fakir düşen
veya doğuşundan sonra doğan veya kafirken hidayete eren bir müslümana fıtır sadakası vacip olmaz.
Fakat doğuştan sonra vefat eden bir müslümana vacip olmuş olur. Bundan dolayı vasiyet etmiş ise,
geriye bırakmış olduğu mal varlığının üçte birinden verilir. Varislerinin kendi mallarından vermeleri de
caizdir.
114- Nisap miktarı mal, fıtır sadakasının vacip olmasından sonra telef olsa da, fitre düşmez.
Çünkü verilmesi için evvelce bir verme gü-cüne sahip bulunmuştur. Zekat ise, böyle değildir. Onda
vermeyi kolay-laştırıcı gücün bulunması lazımdır.
115- Ramazan-ı şerifte bir özür sebebi ile oruç tutmakla mükellef olmayan bir müslüman
hakkında da fıtır sadakası vaciptir. Hasta, seferi olan kimse ve takatsız kalmış yaşlı şahıs gibi.
116- Nisaba sahip olan hür bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de fakir olan bunak veya deli
veya küçük evladı için ve hizmetinde bulunan köle veya cariyesi için fıtır sadakası vermekle
mükelleftir. Hat-ta köle veya cariyesi gayrimüslim olsa bile. Bu hususta efendinin ehliyetine bakılır.
Ticaret için olan köleler ve cariyeler için fıtır sada-kası icap etmez. Çünkü bunlar zekata tabidirler.
Bunlardan dolayı hem zekat, hem de fıtır sadakası birleşmez.
Yukarıda yazıldığı üzere İmam Muhammed’e göre zengin olan çocuklar için de fıtır sadakası
vermek, babalarının malına yönelik vacip bir vazifedir.
117- Fakir bir çocuğun babası ölmüş veya fakir bulunmuş olursa, babasının babası, -nisaba sahip
ise- babası yerine geçmiş olup fıtır sada-kası verir. Bununla beraber zahiri rivayete göre bu çocuk için
fitre vermek dedesine yönelik vacip bir vazife olmaz.
118- Bir kimse kendi hanımının ve büyük, akıllı olan evladının fıtır sadakasını vermekle mükellef olmaz.
Çünkü bunlardan herbiri kendi nefsinde tam bir velayete sahip, malında müstekıllen tasarruf hakkına sahiptir.
Bu bakımdan her biri nisaba sahip ise, zekatını kendi malından vereceği gibi, fıtır sadakasını da
kendi malından vermesi lazım gelir.
Bir de sadakalarda bir ibadet mahiyeti vardır. Koca ise, hanımına ait bir ibadet vazifesini
yüklenmek için evlenmemiştir.
119- Bir kimse kendi malından hanımının veya büyük evladının fitrelerini izinleriyle verecek
olsa, yeterli olur. Ve bunlar kendi ailesi içerisinde idaresinde bulunduğu takdirde, izinleri olmaksızın
vermesi de kafidir. Çünkü bu halde örf-adet bakımından izin vardır. Aile arasında bulunan diğer
şahıslar hakkında da hüküm böyledir. Bu hususta haki-katen veya örf-adet bakımından izne lüzum
vardır. Zira fıtır sadakasının verilmesi niyetle beraber olmalıdır, niyetsiz verilemez. Böyle bir izin ise,
niyet hükmündedir.
(İmam Şafii’ye göre kadının fıtır sadakası zengin olsa da, koca-sına aittir. Kendilerine ücret tayin
edilmemiş olan hizmetçiler hakkında da hüküm böyledir.)
120- Bir kimse kendi ailesi içerisinde bulunsalar bile babasının, anasının fıtır sadakasını vermekle
mükellef değildir. Ancak babası fakir olduğu halde deli olursa, o halde mükellef olur.
21- Fıtır sadakası dört cins şeyden muayyen miktarda verilir.
Şöyle ki; buğdaydan yarım sa’ı Iraki, yani beş yüz yirmi dirhem verilir. Buğday unu ile kavudu da
buğday hükmündedir. Arpadan, kuru üzümden veya kuru hurmadan da bir sa’ = kile yani bin kırk
dirhem verilir. Bunların yerlerine kıymetlerinin verilmesi de caizdir, hatta daha faziletlidir. Ancak
fakirlerin ihtiyaçları bunların bizzat kendilerine daha fazla olursa, o zaman daha faziletli olmaz.1
122- Zekat nisabında olduğu gibi fıtır sadakası hususunda da dir-hemden maksat şer’i dirhemdir.
Bununla beraber bu hususlarda her bel-denin örfi dirhemine riayet edileceği görüşünde olanlar da
vardır. Örfi dirhem fazla olduğundan fıtır sadakasını ona göre vermek ihtiyatlı olmaya daha uygun ve
daha fazla sevab kazanmaya sebeb olur.
(Diğer üç mezheb imamına göre fıtır sadakası buğdaydan da bir sa’dır. Fakat bu sa’dan maksat
sa’ı Iraki değil sa’ı Hicazîdir ki 693,1/3 dirhem miktarıdır.)
123- Fıtır sadakası için buğday, arpa, üzüm ile hurma birer sabit ölçüdür. Çünkü bundan maksat, fakirin
bir günlük ihtiyacını olsun gidermektir ki, o da bunlar ile mümkün olabilir. Halbuki muayyen bir para ölçü
olarak gösterilmiş olsa idi, bu maksat temin edilmiş olamazdı. Zira erzakın fiyatları zaman zaman değişmekte
olduğundan o muayyen para, bazı senelerde bu maksadı temin edebilirdi, bazı senelerde temin edemezdi.
124- Fıtır sadakası, zekat gibi niyetle birlikte fakirlere mülk yap-mak suretiyle verilir, serbest
bırakılamaz. Bu niyet, verilecek malı ayır-mak zamanında yapılabileceği gibi, verileceği zaman da
yapılabilir, fa-kat fakire verilirken bunun bir fitre olduğunu söylemek lazım değildir.
125- Fıtır sadakasını aralarında evlilik veya doğum bulunan kim-selerin birbirine vermeleri sahih
değildir. Mesela bir kimse kendi fitre-sini, fakir olan hanımına veya babasına veya oğluna veremez.
Fıtır sadakası, İmam Ebu Yusuf ile İmam Şafiî'ye göre fakir olan gayrimüslim vatandaşlara da
verilemez. Fetva bu şekildedir. Çünkü bu-nun verilmesindeki maksat, bayram gününde fakir
müslümanların ihti-yaçlarını gidererek onların da bayrama kalpleri rahat bir halde iştirak etmelerini ve
dilenmekten kurtularak ibadet ile uğraşabilmelerini temin gibi şeylerden ibarettir. Bu maksat ise, bu
sadakanın gayrimüslim vatandaşlara verilmesiyle meydana gelmez.
Bununla beraber bunun gayrimüslim vatandaşlara da verilebile-ceği görüşünde olan zatlar da
diyorlar ki, bu sadakadan asıl maksat, genel olarak fakirlerin ihtiyaçlarını ibadet kabul edilecek bir şey
ile gidermektir. Bu maksat ise, fakir olan gayrimüslim vatandaşlara veril-mekle de meydana gelir,
çünkü onlara verilecek sadakalar da ALLAH’a yaklaştırıcı birer ibadettir.
126- Bir kimse, fitresini bir fakire vereceği gibi, birkaç fakire de dağıtabilir. Birden fazla kimseler
de fitrelerini birkaç fakire verebile-cekleri gibi, bir fakire de verebilirler.
Fakat bir görüşe göre bir fitre, birden fazla fakirlere verilemez.
127- Birden fazla fitreler, gerek mal olarak ve gerek kıymetleri olsun, sahiplerinin izinleriyle
karıştırılmış bir halde fakirlere verilebilir. Her fitreyi diğerinden ayırmaya lüzum yoktur.
Bununla beraber fitrelerin ayrı ayrı verilmesi ihtiyata daha uygundur.
128- Fıtır sadakası, mükellefin bulunduğu yerdeki fakirlere veril-melidir. Başka yerlere
gönderilmesi mekruhtur.